11 Ağustos 2011 Perşembe

Munniş


Modern hayatın pençesinde kısılıp kalmıştım. Zalım kapitalizm, beni çarkları arasında adeta öğütüyordu. Bunalmıştım, daralmıştım. Yoğun iş temposu kafamı kelleştirmiş, göbeğimi büyültmüştü. Bütün gün saçma sapan bir şekilde IKEA kataloğuna bakıyordum. Mobilyadan pek çaktığım söylenemezdi, ben daha ziyade ihtişamlı isimlere bakıyordum. HÖTTZLEN diye bir oturma grubu vardı mesela. Babamı hatırlattı bana, o da ne zaman "Höt" dese oturakalırdık.

Yoğun iş temposundan ve iş hayatının getirdiği stresten uzaklaşmamı tek bir şey sağlayabiliyordu, o da akşamları sevgilim Burçe ile benim birlikte çıktığımız eve gitmekti. O ev, bütün iş stresimi alıyordu. Kapıda beni Burçe karşılıyordu, görür görmez boynuma atılırdı. Gerçi boyu benden yaklaşık 35 cm daha kısa olduğu için bu tabloyu gören üçüncü bir kişi Burçe'yi smaç basıyormuş zannedebilirdi, ama olsundu. Sonuçta sevgi dolu bir yuvamız vardı Burçe ile. Burçe boynumda asılı dururken birlikte mutfağa geçerdik. Derhal yemek hazırlamaya koyulurduk. Yemek çeşitliliğimiz BİM'deki dondurulmuş gıda çeşitliliğiyle aynıydı. Bünyem şinitzele, krokete, dondurulmuş mantıya, elma dilim patatese ve Yuva Pizza'ya teslim olmuştu. Sulu yemek hasretiyle yanıp tutuşuyordum, bir mercimek çorbası için neler vermezdim; ancak hayatımın kadını Burçe'nin bildiği tek yemek labne peynirle yapılan yalancı tramisuydu.

Biz ucuz ve dondurulmuş gıdaların esiriyken evimizin kabarık tüylü kedisi Munniş'e en özel mamalardan alıyorduk. Munniş'in bir haftalık mama masrafı benim yarım günlük çalışma ücretime eşit oluyordu neredeyse. Sevgilim Burçe katı gıdanın esiri olup sadece resmi tatillerde özel bir çaba ile sıçabilirken kedimiz Munniş kumuna her gün patır patır bırakıyordu. Kumu da oldukça pahalı olan bu kabarık tüylü arkadaş sevgilim Burçe için çok özel bir yere sahipti. Benim yıldızım ise Munniş'le bir türlü barışamamıştı. Kabarık tüylüydü evet, ancak suratı yengemin suratını andırıyordu, nemrut suratlının tekiydi. Beni tek yakaladı mı agresifleşiyor, yer yer tırmalıyordu. Ancak Burçe'nin yanında tam bir sevgi toparlağı oluveriyordu. Ben bu kadar içten pazarlıklı, bu kadar nankör, bu kadar iki yüzlü bir varlık daha olabileceğini düşünmüyordum.Gerçi ben de onu aratmıyordum, Burçe'nin yanında seviyormuş gibi yapıyordum Munniş'i, o yokken açıkçası Munniş'ten kaçıyordum. Çok pis bakıyordu Munniş. Cihangir'de yaşadığımız için, sevgilim Burçe de modacı olduğu için besliyorduk ister istemez. Önceden benim döktüğüm saç ile kapışır seviyede tüy döken Munniş, ben kel kaldıktan sonra "Bari komple kazıtayım da genç olduğum anlaşılsın eheheh." diye düşünmem üzerine bu yarışta öne geçmişti.

Haftanın altı günü çalışıyordum, bir tek pazar günleri tatil yapabiliyordum. Onda da Burçe kolumdan tuttuğu gibi IKEA'ya götürüyordu beni. Çünkü artık yavaş yavaş evlenme planları yapıyormuş ve düzenli hayata geçmeliymişiz. Ama benim böyle bir plandan haberim yoktu. Munniş'ten tiksiniyordum, Cihangir'den nefret ediyordum, evlenmek gibi bir planım asla olmamıştı ancak Cihangir'de oturan, kedili ve evlenmek üzere olan bir insandım. Ha bir de genç, modern dazlaktım. Bir pazar mutfak dolabı, bir pazar yatak odası takımı, bir pazar oturma grubu beğeniyorduk. Burçe evimizin Feng-Shui'ye göre dekore edilmesi gerektiğini düşündüğü için her pazar, mobilya baktıktan sonra eve gelip internette Feng Shui'ye uyup uymadığına bakıyordu. Feng Shui iyiydi hoştu ama, ev götüm kadar olmasına rağmen 1000 TL kira ödüyorduk. Burçe'ye göre ev "şirin"di, bana göre götüm kadardı. Demek ki Burçe'ye göre götüm de şirindi ki bu da niye benle birlikte olduğunu açıklıyordu.

Bir pazar, yine IKEA'ya gittik. Top havuzundan fışkırarak taşan bir çocuk geldi ve dizime vurmaya başladı. Kariyerimdeki son halı saha maçında zedelediğim yan bağlarıma öyle bir yumruk attı ki refleks olarak kendisine iki tane tokat atıp daha sonra havaya kaldırıp yere attım. Burçe bu hareketimden sonra "Serdar seni tanıyamıyorum, nasıl böyle bir şey yaparsın?" dedi, ben de refleks olarak "Ya Burçe bi sus amına koyayım, hem Cihangir'de oturuyoruz, hem her pazar Ümraniye'ye geliyoruz. Mal mıyız lan biz? Çok IKEA hastasıysan taşınalım Ümraniye'ye, mis gibi ucuz kirayla yaşayalım. Cihangir'de yaşayınca noluyo?" dedim. "Bitti Serdar, bitti.. Ben ablama gidiyorum, sakın beni arama. Hoşçakal.." dedi.

Eve dönüyordum. Teoride üzgün olmam gerekse de daha ziyade rahatlamış gibiydim. Yolda izbe bir lokantaya girip kuru fasulye pilav yedim, yanında da sofralarımızın vazgeçilmez lezzeti olan soğan kırdım. Ve bağırsaklarımda aylardır hissetmediğim bir hareketlenme hissettim. Bu hareketlenmeyi gerçekten çok özlemiştim.Koşar adım eve geldim, entel kafelerin yanından geçerken birer pırt bırakarak onlara kendi çapımda tepkimi koydum. Ve Burçe ile aynı eve çıktığımızdan bu yana en verimli kakamı yaptım.

"Artık evde tek başımayım, alllaaaağh!" diye düşünüyordum ki, Munniş çıkageldi. Bütün yengeliği yine üzerindeydi. Bir müddet uzakta durdu. Ben de elimde uzaktan kumanda ile olası bir saldırıyı bertaraf etmeye hazırdım. Allahtan odanın benim olduğum yarısına geçmedi. Ben de zaten alkolün ve mutluluğun verdiği sarhoşlukla koltukta sızmıştım.

Ertesi gün, işe geciktim. Ve zaten bana kıl olan genel müdür beni işten çıkardı.Ben de çaresiz eve geri döndüm. İki gün önce düzenli hayat abidesi ve iş sahibi biriyken artık yalnız ve işsizdim. Allahtan Burçe ile birlikteyken mobilya alabilmek için biriktirdiğim para vardı, 3-4 ay rahat bir şekilde geçinebilirdim, üstelik daha tazminat da alacaktım. Artık iyiden iyiye rahatlamıştım. Burçe yoktu, beni strese sokan bir işim yoktu. Tek yapmam gereken bütün gün öküz gibi yatmaktı. Tam bunları aklımdan geçirirken yine Munniş ortaya çıktı. Gözlerini bana belertmiş bir şekilde yine uzakta bekliyordu. Görmezden gelmek istiyordum, ancak beceremiyordum.

3-4 gün öküz gibi yatmak, içmek; akabinde Munniş ile birbirimize bakış fırlatmakla geçti. Bir gün, alkolün de verdiği cesaretle Munniş'in üstüne atılıp onu ümüğünden kavradım ve "Ne var lan ne var? Ne bakıp duruyon lan kaç gündür? Buldun tabi gariban adamı bak anasını satayım!" diye çıkıştım, akabinde Munniş "Bırak lan yere! Cırmalarım ha!" dedi. Kedi dile gelmişti. Hemen yere bıraktım. "Oğlum, tamam anladık, Burçe terk etti seni, işsiz de kaldın. Tamam eyvallah rahatladın da; lan bana niye mama vermiyon oğlum sen? 5 gündür buzdolabının amına koydum, fark etmedin bile. Su kesildi lan su! Arkadaş insan yüzünü bile mi yıkamaz, ne pis bir şeymişsin sen ya! Birkaç kere uyurken yaladım seni azcık temizlen diye, ama yok senin artık hamama gitmen şart." dedi. Donakalmıştım. Suratı yengemi andıran bu yaratığın içinde bir Cemil Abi gizliydi. Korkudan ne yapacağımı bilemez haldeyken kapıya bir anahtarın sokulduğunu hissettim. Munniş'ten epey tırstığım için koşarak kapıya yöneldim, gelen Burçe'ydi. O an ayaklarına kapanıp ağlamaya başladım. Keriz sevgilim, pişmanlıktan ağladığımı düşünürken ben korkudan ağlıyordum.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Pamuk

Elimde bir tepsiyle ayakta dikiliyordum. Bulunduğum odada bir grup emmi dertli dertli çaylarını yudumluyordu. Diğer odada ise sürekli bir ağlama, böğürme ve sümük çekme sesi devir daimi yaşanıyordu. Ben ise ayakta ve tepsiliydim. Tek amacım o an boşalan bardakları kapıp mutfağa gittiğim gibi içlerine çay doldurmaktı. Tabi gelip giderken de kadınların odasından sorumlu olan Burcu ile karşı karşıya gelip yaşadığımız çileyi bir nebze olsun paylaşıyorduk. Sonra yine kendi sorumluluk alanımız olan odalara geri dönüyorduk. Açıkçası çok öfkeliydim. 23 yaşımdaydım, benim bir yerlerde bir şekilde sevişiyor olmam gerekiyordu. Ya da ne bileyim "Kokteyller hazır kızlaaaar" diye odaya giriş yapmam gerekirken elimde çiçek desenli plastik bir tepsi ile mahsun bir ifade takınmaya çalışarak çay dağıtmak, üstelik de hava 35 dereceyken bunu yapmak bana zulüm gibi geliyordu. Şerefsiz Çağıl da tam ölecek günü bulmuştu.

İçerideki sesler yükseliyordu "Amanın Çağıl yavrıııım, pek de gençti aslanıııım." diye ağıt yakıyordu anneannesi. Annesi ikide bir ayılıp bayılıyordu. Erkekler odasında ise daha soğukkanlı bir üzgünlük hakimdi. Hatta sadece cenaze ve düğünlerde ortaya çıkan ve muhtemelen tek derdi pide yemek olan yaşlı komşumuz öyle soğukkanlı öyle soğukkanlıydı ki uyuyakalmıştı. Çağıl'ın babası partiden arkadaşlarının taziyelerini telefonla kabul ediyordu.

Çağıl, normalde kimsenin sevmediği, tek derdi baba parası yiyip arabayla gezmek olan, konu komşuya selam vermeyen bir tipti. Normalde "İt" olarak adlandırılan bir arkadaşımızdı, ancak ölünce birden bire kıymete binmişti. Nedense hiç kimse kaza geçiren arabada bulunan esrar torbalarından, çarşafından ve votka şişesinden bahsetmiyordu. Varsa yoksa "Amanın Çağıl şöyle iyiydi, vay efendim böyle iyiydi." Açıkçası bu iki yüzlülük canımı ziyadesiyle sıkmıştı. Kaldı ki ben ölsem Çağıl bırak cenaze evinde çay dağıtmayı taziyeye bile gelmezdi. Öyle hayırsız bir elemandı. Hatta senelerdir aynı apartmanda olduğumuz Burcu'ya bile ölmeden birkaç ay önce yazmıştı. Garibim Burcu da şimdi içinde kalan nefret hislerini çaycılık görevi dolayısıyla dışa vuramıyordu. Çayların içine tükürüyordu belki, ancak onu da ben bilmiyordum.

Akşam olmuş, cenaze evi artık yavaş yavaş boşalmış ve bana verilen çaycılık görevi de sona ermişti. Eve geldim, facebook'u açtım. Rahmetli Çağıl "OFFF BU SEKSİ KIZLAR ÇILDIRMIŞ OLMALIIII!! +18" diye video paylaşmıştı. Bir ölünün bittiği an bu an olsa gerek diye düşündüm, azıcık uzanmak için kanepeye uzanmıştım ki yorgunluktan uyuyakalmışım.

Kendime geldiğimde serin bir odadaydım. Ama nedense yüksekteydim. Bir sedyede yatan ve üstünde çarşaf olan bir ceset vardı. Derken içeriye doktor olduğunu düşündüğüm iki kişi girdi. "Yorgunluk ve strese bağlı kalp spazmı geçirmiş. 23 yaşındaymış daha. Yazık, ailesi çok üzülecek." diyordu. Doktorlara seslendim, duymadılar. Bu rüyadan derhal uyanmalıydım. Koluma bacağıma cimcik attım, yine kendime gelemedim. Daha sonra doktorlar cesedin üstündeki çarşafı kaldırdılar, "HASSSİKTİR" dedim. Aşağıda yatmakta olan ceset bana aitti. Ölmüştüm. Ağzım açık kalmıştı. Teknik Resim 2 dersinden yeni geçtiğim ve milli birlik-beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde ölmek gerçekten de çok kötü bir histi. "Arkadaş ölmeden önce son yaptığım şey çay koymaktı. Olaya gel ya." diye içimden geçirdim. O sırada doktorlar çıktı, ve cesedimi taşıyacak olan hasta bakıcılar içeri girdi.Yüklendiler, yüklendiler taşıyamadılar. Hasta bakıcılardan bir tanesi "Amına koyım, ne yemiş bu böyle. Koca götlü ayı. İki kişi kaldıramıyoz ya len." dedi, diğeri "Ölünün arkasından konuşmak yakışık almaz ama harbi öküz gibiymiş." diye onu onayladı. Çok sinirlendim, gittim hasta bakıcıya kafa attım. Tabi ki içinden geçtim. Objelerin içinden geçebiliyordum. Ve görünüşe göre uçabiliyordum da. Derhal evime uçtum. Öğlen saatleriydi, yani cenaze evinin cenaze evi olduğu saatler.

Eve vardım. Bomboştu. Taziye için gelenler şöyle dursun, kendi annem babam bile evde değildi. "Allah Allah" diye içimden geçirdim, şuursuzca oraya buraya uçmaya başladım. Derken kahvenin önünde babamın arabasını gördüm. İçeri girdim. Babam kağıt oynuyordu. Neşesi yerindeydi. "Oh valla Ahmet, oğlan da öldü, iyisin valla. " dedi emekli amcanın biri. Babam "He valla ya, oh anasını satayım, 23 senedir mal mal geziyordu etrafta. Hayır öldürsen öldürülmez, evlat neticede ama kendi kendine gitti sağolsun. O değil de keşke bunu üniversiteye yollamayaydık, harç paraları boşa gitti şimdi, ona üzülüyom." dedi. Babamın bu pozitifliği beni benden almıştı. Bu kadar mutlu olacağını bilseydim daha spermken intihar ederdim.

Kahveden çıktım. Annemin muhtemelen o saatlerde bulunduğu mütevazi dükkanımıza uçtum. Evet, yanılmamıştım. Annem oradaydı. Onun da neşesi gayet yerindeydi. Sigara içip izdivaç programı izliyordu. O sırada bir dükkan komşusu gelip "Komşu gözün aydın, sonunda gebermiş seninki." dedi, annem de "Sağol komşum sağol, yarın cenaze çıkışı parti var 222'de, gelir misin?" dedi. Komşu "Aman Selma hanım, Serdar ölmüş, hiç bu parti kaçar mı?" dedi. Sonra kahkaha atarak gülüşmeye başladılar. O moral bozukluğuyla dükkandan çıktım. 


Yolda uçarken kardeşimi gördüm. Gözünde kocaman bir RayBan vardı. "Aslan kardeşim benim, yas tutuyor heralde." diye düşünürken telefonu çaldı. Bir baktım, benim telefonu hacılamıştı. "Ahahaha evet ağğbi ya, süper ya, öldü gitti oğlum. Her şeyi bana kaldı lan HER ŞEYİ! Ahaha neyse ben şu malın kitaplarını bi sahafa güzel fiyattan bi okutayım da rakılar benden." dedi. Anlaşılan son kalemi de kaybetmiştim. 


Ertesi gün cenazem vardı. Naaşımı önce camiiye götürdüler. Amcanın biri beni güzelce yıkadı. Götüme pamuğu ustaca yerleştirdi. İnsanın kendi götünü pamuklu pamuklu görmesi gerçekten hiç hoş değildi, üstelik de yıkamacı amca arada bir beni "şaplak"lıyordu. "Hoşuna gitti mi ha, hoşuna gitti mi?" diyip diyip vuruyordu götüme. Ancak bu beni hiç üzmüyordu. Zira artık kendi bedenime yabancılaşmıştım ve ona dair hiçbir şey hissetmiyordum.


Cenaze namazıma gittim. Toplam 9 kişi vardı. Onlar da zaten hali hazırda öğle namazını kılmak üzere camiye giren cemaat elemanlarıydı. Cenaze namazımı kıldılar. Sonra belediye çalışanları bedenimi mezarlığa götürüp güzelce gömdüler. 


Artık cenazem de kalkmıştı ancak ben hala bu dünyada kalmaya devam ediyordum. Bu işte bir terslik olmalıydı. Terslik olmasaydı başka ölülerin de olması gerekirdi, ama ben yalnız başımaydım. Bütün gün oradan oraya uçmaktan başka hiçbir güzel tarafı yoktu ölü olmanın. Canım çok sıkılıyordu, ben de artık son çare olarak kendi ölüm partime gittim. Herkes, bugüne kadar tanıdığım herkes çılgınlar gibi dans ediyordu. En çok da müziğin sesini azıcık açsam rahatsız olan 87 yaşındaki yan komşumuzun son ses müzikte dans ediyor olmasıydı. İçimden "Aşk olsun =(" dedim ve dışarı çıktım. 



23 Temmuz 2011 Cumartesi

Soğuk Memleket 2


"Bir dönem daha bitti." diye düşünüyordu Serdiy. Sevinse mi üzülse mi tam kestiremiyordu. Evet, bir dönem bitmişti ve memleketi Omsk'a gidiyordu, dünyada kendini en mutlu hissettiği şehre yani. Ama öte yandan yedi ders aldığı dönemde sadece iki dersi geçebilmişti. "Babama ne söyleyeceğim şimdi? Ah, hep bu Profesör Kıraçev'in yüzünden. Tanrının cezası adam, bana tam manasıyla kafayı taktı." diye düşündü. Bu sırada atlar dört nala gidiyorlardı, arabacının keyfi yerindeydi; günlerdir tek bir kopek bile kazanamamışken şimdi tam 50 rublelik bir şehirler arası yola çıkmıştı, bu iki atının da senelik yem parasını çıkarırdı.

Uzun süren yolculuk nihayet sona erdi, Nalçiyev çiftliğinin önüne geldiler. Serdiy, arabacıya daha önce anlaştıkları üzere 50 ruble vermişti, bir kopekçik bile bahşiş vermemişti. Bunu gören arabacı bozuldu ve iyi günler bile dilemeden "Dehh!" diye bağırarak gözden kayboldu. Serdiy kapıyı çaldı. Evin hizmetçisi Alessandra kapıyı açtı, "Serdiy! Hoşgeldiniz!" diye coşkulu bir şekilde Serdiy'i karşıladı. Biraz sohbet ettiler. Sonra Serdiy annesinin ve babasının nerede olduğunu sordu. Annesi komşu çiftlikte, babası ise kahvedeydi. Çaresiz beklemeye koyuldu. Beklerken de Petersburg Kütüphanesi'nden ödünç aldığı Serdiy Ortayeviç'in şiir kitabına şöyle bir göz gezdirdi. Bir şiirinde "Buralara, buralara, buralara / Bura bura bura bura / Buralara yaz günü kar yağıyor canım." şeklinde üç dize geçiyordu. "Adam Tibetli galiba." diye içinden geçirdi.

Annesi geldi. "Ah canım oğlum, hoşgeldin." diyerek koştu. Sarıldılar. Alessandra onlara çay ve şeker getirdi. Sohbet ettiler. Derken, sohbetin en kritik yeri geldi. Annesi "Sınav sonuçların nasıl sevgili yavrum Serdiy?" diye sordu. Cevabı aldıktan sonra gülen yüzü birden asıldı, "Ah evladım, akademiye gittiğinden beri çok başarısızsın. Neden böylesin anlamıyorum ki. Neyse, baban bu durumu öğrendiğinde Tanrı yardımcın olsun." dedi. Babasından oldukça çekinen Serdiy yine kara kara düşünmeye başladı. İçinden "En iyisi kahveye gideyim, orada milletin içinde bir şey yapamaz ne de olsa." dedi. Ve kahveye doğru yürümeye başladı.

Yolda yürürken komşu çiftliklerden birinin hanımını gördü. Belli ki çarşıdan geliyordu. "Serdiy, nasılsınız yavrucum?" dedi, gerekli cevabı aldıktan sonra "Eee okul ne zaman bitiyo kehkehkeh." dedi. Okuma yazması dahi olmayan kadının bu küstahlığı karşısında Serdiy çok sinirlendi, "Bilmiyorum." diyerek oradan ayrıldı. Yoluna devam ederken bu sefer de ilk ve tek aşkı olan Maryszia'yı gördü. Başka bir erkeğin kolundaydı. Görmezden geldi. Nihayet kahveye ulaştı.

İçeri girdi, "Selamun aleyküm." dedi, kahve ahalisi hep bir ağızdan "Aleyküm selam." dedi. "Tanrım neler oluyor?" diye içinden geçirdi, babasını gördü, babası da onu gördü. "Sınavları ne yaptın?" dedi, gerekli cevabı aldıktan sonra "Sana bundan sonra tek bir kopek bile vermiyorum, iliğimi kemiğimi kuruttun ulan hayvan herif. Okulu mu bırakıcan, pezevenklik mi yapıcan, ne yaparsan yap amına koyayım." dedi. Serdiy affalladı "Babacığım, şu anda bir Rus romanındasın ve bu ambiyansın bile içine ettin. Tebrik ediyorum seni." dedi ve kahveden çıktı. Ne yapacağını bilemeden yürümeye başladı. O esnada liseden bir arkadaşını, Ivan'ı gördü. Ivan "Serdiy, sen ha! Ah aziz dostum seni gördüğüme nasıl mutlu oldum bilemezsin. Hiç haber alamaz olduk senden. Nerelerdesin?" dedi. Serdiy "Çok haklısın Ivancığım, hala akademideyim, Petersburg'dan birkaç saat önce döndüm. Sen nasılsın?" diyerek yanıtladı. Ivan boğazını temizleyerek "Ah Serdiy, benim zavallı dostum. Hala akademidesin demek? Bak ne diyeceğim, ben de tam Anton'un Kahvesi'ne gidiyordum liseden arkadaşlarımızla buluşmaya. Neden bana katılmıyorsun dostum?" dedi. Serdiy bu teklifi yapacak daha iyi bir şeyi olmadığı için kabul etti.

Anton'un Kahvesi'nde lise yıllarından pek çok tanıdık sima vardı. Ancak onları görmeyeli yıllar olmuştu ve yıllar onları çok değiştirmişti. Birlikte okuldan kaçıp son paralarını poker oynayarak kaybettiği, sokaklarda serseri gibi gezip votkaya sığındığı arkadaşı Fyodor nihayet Avrupa'dan dönebilmişti örneğin. Serdiy "Aziz dostum Fyodor, seni görmek ne büyük bir sürpriz. Ah şu haline bak dostum." diye coşkulu bir giriş yaptıysa da Fyodor onu pek siklemiyordu. Çünkü o okulunu bitirmiş ve çok önemli bir bürokratın özel kalem müdürü olmuştu bile. Onu bekleyen parlak geleceğin içinde Serdiy gibi eklem bacaklılara yer yoktu. Onların yeri ait oldukları zaman dilimi olan geçmiş zamandı.

Masada koyu bir muhabbet dönüyordu. Anton babasının hanını nasıl da işlek bir hale getirdiğinden, Fyodor Avrupa'dan, Ivan yeni yazdığı romandan bahsediyordu. Serdiy ise her açılan konuda biraz daha sessizliğe gömülüyor, koca masanın içinde küçücük bir noktaya dönüşüyordu. Çünkü Serdiy'nin hayatı başarısızlıklar ve hayal kırıklıklarıyla doluydu, herhangi bir şey başarmak şöyle dursun iki dubleden fazla votka içecek parası bile yoktu. Bu duruma çok bozulmuştu. "Kadim dostlarım, kadeh kaldırmak istiyorum." dedi yüksek sesle. Arkadaşları sustu, Serdiy ayağa kalktı, boğazını temizledi. Boğazını biraz daha temizledi, temizledi temizledi ve "ĞÖRRAAAAAAKK PÜÜÜÜÜ" diyerek okkalı bir balgam tükürdü. "Oh be, dünya varmış. Arkadaş ne pis bir muhabbetiniz var, neredeyse 10 senedir tanışıyoruz hala sizli bizliyiz. Sikerim sizin gibi arkadaşı. Ben Orhanyev'in yanına gidiyorum." diyerek masadan kalktı.

(devam edebilir) (etmeyebilir de)

15 Haziran 2011 Çarşamba

Staj

Ah Serdar, benim genç dostum. Senin yerinde olmayı öyle çok isterdim ki… Akademide pek çok piliç beceriyorsundur eminim. Keşke yirmi sene önceye dönebilsem. O zamanlar ben de Ohio’da hiç boş durmazdım emin ol! O zamanlar dişlerim böyle sarı ve ağzım da böyle pis değildi. Ve biliyor musun, bu pörsümüş derim genç bir kısrağın o lanet gergin kıçı gibi dipdiriydi. Rock’n Roll, alkol ve seksten başka bir şey yoktu hayatımda. Bir de şu halime bak ahbap, Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde kaynakçılık yapıyorum. Nasıl bu hale geldim, hiç anlam veremiyorum..” dedi. “Çok haklısın abi.” diyerek onayladım kendisini. Bir sigara yaktı, “Kaçıncı sınıftı senin?” dedi; bu soruyu her duyduğumda olduğu gibi hafif bir gerilim yaşayıp “Abi şey, 5. sınıf, uzattım da ben okulu ehe mehe.” tarzında bir şeyler geveledim. “Çok iyi yapmışsın seni iri dostum. Düzülecek bu kadar çıtır varken neden mezun olasın ki? Ahh, 88 Woodstock; işte o zamanlara dönmeyi gerçekten çok isterdim. Rose Mary vardı, şu kızıl piliç. İnanabiliyor musun, festival boyunca tam otuz kez düzdüm onu. Duş imkanımız kısıtlı olduğu için biraz pis kokuyordu, ama hakkını vereyim, o piliç gerçekten işinin ehliydi dostum. Ayrıca bir bizon sürüsünü bile kafa yapabilecek kadar malımız vardı, yani o koku beni o sırada sadece tahrik ediyordu. Ayrıca Rose Mary dışında tam dört çıtırın daha hakkından geldim. Buna inanabiliyor musun?” dedi. “Vay canına!” diyerek şaşırdım. İnanamamıştım. Zira dört çıtırı yan yana son gördüğümde 2006 Dünya Kupası İtalya’nın kaptanı Fabio Cannavaro’nun ellerinde yükseliyordu. “Neyse abi, ben biraz da başka tezgahları gezeyim.” diyerek yanından ayrıldım.

Başka tezgahları geziyordum, sırayla hepsine tek tek, güvenli mesafeden ve genel müdürün kızmayacağı şekilde bakıyordum. Çünkü ben stajyerdim, benim işim bakmak, bütün gün hiçbir işe yaramadan vakit geçirmek, öğlen fabrikadan yemek yemek, gün bittikten sonra da fabrika servisiyle eve dönmekti. Tek stajyer ben değildim, dolayısıyla teoride canımın sıkılmaması gerekiyordu.Ancak pratikte işler farklıydı. Çünkü bütün stajyerler stajın 5. dakikasında cep telefonlarından facebook’a girip iş bilgilerini “X Company’de Internship olarak çalıştı.” şeklinde güncelleyen insanlardı. Bu hareketi yapan insanlarla muhabbet etmek şöyle dursun birlikte sıçmaya dahi gitmezdim. Ustalar iyi insanlardı, ancak bütün gün torna tezgahının başında duran bir insanın da iş yerinden ettiği nefret dışında konuşabilecek pek bir şeyi kalmıyordu. Geriye bir tek Charles Usta kalıyordu. Uçak parçaları üreten bir şirket olduğumuz için Türkçe bilmemesi pek bir sorun teşkil etmiyordu. Ancak onun da konuşabildiği insan sayısı sınırlı olduğundan benimle iletişimi oldukça iyiydi. Aslında bu karşılıklı bir iletişim değildi, olayımız Charles Usta’nın gençliğindeki babafingo maceralarını anlatması benim de “He usta, he usta.” şeklinde onu onaylamamdı. Yine de keyif alıyordum, ancak diğer stajyerlerin “İngilizcemizi geliştiririz yhaaa.” diye düşünüp ikide bir Charles Usta’nın yanına gelmeleri yüzünden stajdan keyif aldığım bu sınırlı dakikalar da buhar olup uçuyordu. Neyse ki stajın 4. günü Charles Usta kızlardan birine “Kamışımı o körpe yarığına sokmak istiyorum. Tenimin pörsümüş olduğuna bakma, aletimde hala iş var.” deyince diğer stajyerler ona karşı daha mesafeli davranmaya başlamışlardı da rahat rahat sikiş anısı dinleyebiliyordum. 23 yaşımda ergenlik çağıma yeniden girmiş gibi hissediyordum. Charles Usta, mahalle abisi gibi sürekli cinsel deneyimlerini anlatıyordu. Bir de sigara yakıp düzenli olarak yere tükürse tam bir mahalle abisi olacaktı.


Bir gün, yine o tezgahtan bu tezgaha, genel müdürün gözüne takılmaksızın, bana verilen öğle yemeği ve servis olanağını hak etmek için gezerken Charles Usta bana el etti. Ohio'nun içinden bir insanın "el etmesi" gerçekten de ilginç bir görüntüydü. "Buyur Charles Usta." dedim. "Dostum Serdar, sanırım sana Jack'in biftek lokantasındaki o Meksikalı piliçten bahsetmedim. Ah o kalçaları görmeliydim ahbap. Latinlerin kalçaları gerçekten iyi oluyor. Zaten büyük babam William şöyle derdi: 'Buffalo kıçı bile düzebilirim, yeter ki Teksas'ın güneyinde olsun.' Bu arada ahbap, neden bir gece birlikte dışarı çıkmıyoruz ha, eminim bildiğin çok güzel barlar vardır." dedi. Ben de "Peki Charles Usta yarın çıkalım." dedim. Sevindi.


Ertesi gün mesai bitiminde Charles Usta ile birlikte şehir merkezine indik. Charles Usta muhtemelen çıtır ve piliç dolu mekanlar istiyordu, ancak biz gideceğimiz yere ilerledikçe emmi ve dayı sayısı artıyordu. En sonunda Emmi / Toplam İnsan oranının bire eşitlendiği diyara, Artvinliler Lokali'ne gelmiş olduk. 


Aradan bir saat kadar geçmişti, çok mutluydum, patates tava, bira, mezeler, çerez, at yarışı oynayan ve iğrenç kahkahalar atan dayılar, her an sikecekmiş gibi bakan somurtkan garson.. Burası benim yaşam alanımdı. Charles Usta ise her geçen dakika daha çok sıkılıyor, daha çok mutsuzlaşıyordu. "Hayrola Charles Usta, keyifsizsin?" dedim. "Dostum Serdar, dışarı çıkalım dedik ama ben daha ziyade içeri girmiş gibiyim. Eminim eyalet hapishanesinde bile daha çok düzülebilecek piliç bulabilirsin." dedi. "Piliç istiyorsan KFC'ye gidecen usta ahıahıahıahı." dedim. Bütün gece somurtup oturdu. 


Ertesi gün, o eski, her gördüğünde seks macerasını anlatan Charles Usta gitmiş; selam bile vermeyen bir Charles Usta gelmişti. Stajımın bitmesine üç gün kaldığı için durumu pek sallamadım. Üç gün daha işe yaramazlık yapıp, staj defterime yazdığım yalanları ilgili yerlere onaylattıktan sonra fabrikaya bir daha hiç uğramamak üzere veda ettim. 

20 Şubat 2011 Pazar

Fake

Karşımda "Dostum yea." diye başlayan veya biten cümleler kurdukça kafayı yiyecek gibi oluyordum. Kendisi hakkında tek bildiğim arkadaş grubumuzdaki Hasan isimli çocuğun ev arkadaşı olduğu, Karadenizli olduğu, Sinan Özen'e benzediği, saçlarını gökyüzüne doğru uzattığı ve herkese "Dostum." diye hitap ettiğiydi. Yalnız, tesadüf eseri, ne zaman Hasan'ın da bulunduğu kalabalık bir arkadaş grubu toplantısı olsa karşıma otururdu. Bana her dostum deyişinde darlanma denizinde bir balık, her yea deyişinde kıl olma ormanında bir ağaç oluyordum.

Alışık olduğum üzere boş konuşuyordu. "Dostum, tanıyorum o kızı ben yea, o kız bana kesik aaabi, geçen gece beni kesti durdu valla yeaa. Ben de o sırada başka hatunu kesiyorum. Ama hatunu görceksin, süüt süüt! Yok böyle bir şey. Tam düşürecektim o gece, birden yok oldu." dedi, ama masada onu kimse siklemiyordu. Karşısında olduğum için ihale bana kalıyor "Hadi ya, seni kesti demek, vay canına." gibi yalandan ünlemlerle ihalenin gereğini yerine getiriyordum. Bir gecede 15 tane sahte hatun hikayesi anlatma potansiyeli olan bu arkadaş aynada kendini Burak Özçivit olarak görüyordu. Ancak orijinal kaportası ancak Fıkralarla Türkiye'de "Nasssiii?" demeye yeterdi. 20 TL'ye "Saloon STİLL"e kestirip her gün bir avuç vax ile şekil verdiği saçları ile Fıkralarla Türkiye'den Sinan Özen'e terfi ediyordu. Bir nevi arkasına "Yokohama" stickerı yapıştırılan Murat 131 gibiydi.

Masanın diğer tarafılarnda kahkaha-şamata gırla devam ederken benim olduğum tarafta ise sahte hatun öyküleri, DJ Tiesto övme seansları, bir gece önce ne kadar çok ot ve içki içildiğine dair enformasyon, "Serdar Ortaç mı daha iyi Soner Sarıkabadayı mı?" sorusuna cevap arama süreci vardı. Artık ona bakmıyor, arkada "To Alcohol" yazısının önünde elinde bira ile bana "şerefe" yapan Homer Simpson'a bakmayı yeğliyordum. Homer Springfield çocuğuydu; mertti, dürüsttü, misafirperverdi. "Şerefe Homer'ım" diyerek biramı yudumladım. Sinan Özen'in ne dediğinin artık hiçbir önemi yoktu. Sesini duymuyordum. Benim için bir kül tablası, bir vazodan başka bir şey değildi.

Ertesi gün, facebook'a girdiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Sinan Özen beni arkadaş olarak eklemişti. Şaşırtıcı bir durumdu. Hatta o zamana kadar bir adı olduğunu bile bilmediğim için şaşkınlığım iki katına çıktı. Her gerizekalıyı olduğu gibi onu da engellemek istedim. Ancak içimden bir ses bu teklifi geri çevirmememi söyledi ve arkadaşlık isteğini kabul ettim. Tam 138 arkadaşı vardı. 15-20 tanesi Hasan'ın arkadaş grubundan insanlardı, ben de geri kalan sosyal çevresini merak edip araştırmaya başladım. Gördüğüm manzara gerçekten ürkünçtü. Facebook'ta ne kadar derin göğüs dekolteli, koca popolu, erotik poz veren fake kadın hesabı varsa Sinan Özen'in arkadaşıydı. Fakelerin fotoğraflarına baktıkça şaşkınlığım ve korkum git gide artıyordu. Bütün fotoğrafların altına üşenmeden "Alev çok etkileyicisin yaaa senle gerchekten tanışmak isterdimmmm =)=)=)" "Melisaaa bu gözler nee allahım gerçek olamaaaaz=)=)=)" şeklinde yorumlar yapmıştı. Adamın hayatı Hasan'ın ev arkadaşı olmak, haftada bir iki gün bizim arkadaş grubu ile aynı masaya oturup bana kurmaca anılar anlatmak ve koca memeli fake kadınlara iltifat etmekle geçiyordu. Hasan'ı uyarmalıydım. Bir sosyopat ve şizofren ile aynı evi paylaşıyordu.

Birkaç gün sonra, yine bir buluşmada yine karşıma oturdu. "Dostum feysten bi kız ekledi beni, ama göreceksin var ya, çaat çaat. Böyle bir şey yok yeaaa." dedi. Dayanamayıp, "Hacı ben senin feysteki kızları gördüm, onlar sahte hesap ben sana söyleyeyim." dedim. "Nasıl sahte yeaa, bir sürü arkadaşı falan var abi, fotoğrafları nerden buluyo o zaman yea?" dedi. Tam başka bir şey diyecekken Hasan yanımıza geldi, "Serdar, sen bi gelsene  bir şey konuşmalıyız." dedi. Kalktım, uzak bir köşeye gittik. "Abi nabıyorsun sen? Onun bu gerçeği öğrenmemesi lazım. Salağın kadın ve sekse dair tek ümidi bu feyk hesaplar. Onlar olmasa bu adam evde beni götürecek Serdar. O fake hesaplar benim götümün teminatı." dedi. "Nasıl yani?" dedim. "Bütün fake hesapları ben açtım. Hepsini ben yönetiyorum. Türkiye çapına yayıldım Serdar. Bu hesaplar sayesinde cinsel taciz vakalarında nasıl bir azalış var tahmin edemezsin. Ben artık bir sosyal sorumluluk projesinin başındayım. Ve bunu mahvetmene izin veremem." dedi. "Vay be, büyüksün Hasan'ım." dedim.

Mekandan çıkıp Orhan'ın eve uğradım. Orhan "Hacı faceten şu karı ekledi, bi bak lan. Cıvır cıvır manita yemin ediyorum." dedi. En iyi dostumun bir yalanın peşinden koşmasını hiç istemesem de, elden gelen bir şey yoktu. "Vay be iyi karıymış, kesin verir bu hacı sana." dedim. Gözleri parladı. "Büyüksün Hasan, büyüksün." diye düşündüm.

26 Aralık 2010 Pazar

Soğuk Memleket 1



Arabacı "Deh!" diye bağırırken ağzından buharlar çıkıyordu. Zavallı arabacı, birkaç ruble daha kazanabilmek için tipi ve ayazla mücadele veriyordu. Biri beyaz, biri kahverengi olan iki at ise soğuktan tir tir titremelerine rağmen sahiplerinin emrine harfiyen riayet ediyorlardı. "Ne yaman hayvan şu at! Böyle vefakar başka varlık var mıdır ki acaba?" diye düşündü Serdiy Nalçiyev. Kalkıp atları öpmek gelmişti içinden. Daha sonra arabacıya baktı. O da üşüyordu. "Sizin de işiniz zor bayım." dedi; atların çıkardığı sesten ve de kulaklarının atkıyla sıkı sıkı bağlanmasından ötürü duyamayan arabacı "Efendim beyim." dedi. Nalçiyev bir şey olmadığını belli edercesine bir el hareketi yaptı.


Nihayet pansiyonun önüne geldiler. Nalçiyev önceden anlaştıkları üzere 4 ruble 50 kopeği arabacıya takdim etti. Akabinde götüm götüm koşarak (çok üşümüştü) kaldığı pansiyonun yolunu tuttu. Arabacı -10 derecelik Petersburg gecesinin hatrına birkaç kopek de bahşiş hak ettiğini düşünüyordu. "Cimri herif." diye içinden geçirdi. "Deeh!" diyerek atları harekete geçirdi ve karanlığın içinde yol aldı.


Nalçiyev, herkesin uyuduğunu düşünerek (ki o saatte oldukça makul bir düşünceydi) parmak uçlarında sessizce yukarıdaki odasına doğru yol aldı. Koridor kapkaranlıktı, ancak Nalçiyev artık el yordamıyla odasını bulmada ustalaştmıştı. Değerli bir eşyası olmadığı için kapısını kitleme gereği de duymuyordu. Kapının kolunu aşağıya indirdi ve içeri girdi. Masanın üstünde bulunan kibritle lambasını yaktı. Oda aydınlanmıştı. Odasına şöyle bir baktı. Masa, yatak, kitaplar ve elbise yığınından başka bir şey yoktu. "Elbise dolabı almak lazım." diye içinden geçirdi. Yatağa uzandı. Kafasından düşünceler akıp gidiyordu. "Neden Petersburg'tayım?" diye düşündü. Omsk'ta geçen çocukluğunu, ergenliğini düşündü. Şimdi genç bir adamdı, tüm Rus erkeklerinin olmak için can attığı Petersburg'daydı; ama mutsuzdu. Bütün bunları düşünürken uyuyakaldı. Üstündeki elbiseleri bile çıkarmamıştı.


Ertesi sabah evin hizmetçisi Patuşka yine onu her zamanki saatte uyandırdı. Patuşka, Serdiy'i severdi; çünkü diğer ev sahipleri gibi saçma sapan isteklerde bulunmazdı. Çoğu zaman çamaşırlarını bile kendi yıkardı. Tek istediği Patuşka'dan onu uyandırmasıydı. Serdiy uyandı, midesi ekşimiş, gözleri çapak dolmuştu; en önemlisi de başında Petersburg Bandosu konser veriyor gibiydi. Yine akşamdan kalmıştı "Eeaah, bu sabah derse gitmiyim." diye düşündüyse de Profesör Kıraçev onu devamsızlıktan bırakacaktı. İsteksiz bir şekilde kalktı, havlusunu alıp banyoya doğru yürüdü. Banyoda geleneksel sabah sırası vardı. Sıradakilere "Günaydın." dedi gülümseyerek. Sıradakiler de "Günaydın." dedi. İçlerinden Madam Bradovski "Ah benim yaramaz Serdiy'im. Dün gece yine eve kim bilir kaçta geldin? Evladım, şu gözlerinin, üstünün başının, saçının halini görmüyor musun? Akademiye bu halde gitmemelisin, kendine çeki düzen vermelisin canım yavrum. Omsk'daki annen seni bu halde görse düşüp bayılırdı herhalde." dedi. Gülümseyen Serdiy: "Merak etmeyin Madam Brodevski, okulumuzdaki kız öğrenci sayısı sıfıra yakın. Olanların da hepsinin sevgilisi var. Akademiye böyle gitmemin çevredekilerin göz sağlığı dışında kimseye zararı olacağını sanmıyorum, kaldı ki o da benim umrumda değil." diyerek karşılık verdi. Madam Brodevski kahkaha attı, "İlahi çocuk, sen beni gülmekten öldüreceksin. Ama sana kendi ellerimle öyle bir Kazak kahvesi pişireceğim ki sen istesen de istemesen de zihnin açılacak." dedi. Serdiy beleş kahve teklifini geri çevirmedi.


Akşam olmuş, Serdiy yine yorgun ve mutsuz bir biçimde eve kendini atmıştı. Akademi onu günden güne mutsuz ve umutsuz birine dönüştürüyordu. Çarşamba akşamı olduğu için akşam yemeğinden sonra Popçeviç'in odasında toplanıp edebiyat konuşacaklardı. Bu Serdiy'in en sevdiği şeylerden biriydi, belki de Petersburg'a geldiğinden beri gerçekten yapmaktan zevk duyduğu tek şeydi. Akşam yemeği yenilmişti, aşçı yine az yağlı, az tuzlu yapmıştı her şeyi. Ama ziyanı yoktu. Yemekten sonra Popçeviç'in odasında toplanıldı. Herkes o hafta okuduğu kitaplardan bahsetti. O kitabı daha önce okuyanlar da konuşmalara dahil oldu. Sohbet gerçekten çok güzel gidiyordu, ta ki Yuri söz isteyene kadar. Yuri ayağa kalktı ve "Kadim dostlarım yea, ben bu hafta bir şiir kitabı okudum, Serdiy Ortayeviç diye biri yazmış. Çok güzel şiirler var. İzninizle okumak istiyorum." dedi ve şiiri okumaya başladı: 


"itiraf ediyorum sana itiraf.
başladı yaralı aşklara tadilat
masumum, dışarıdan daha masumum,
maalesef, bunun için sana mecburum.

yüksek uçan kuşun, yüreği sarhoşun.
acı çeker gibi, kölesi olmuşum.
kavga edenlere, bana küsenlere.
yüreği çark edip, geri dönenlere.

affet diyen kim ? ez geç diyen kim ?
aşktan çeken kim ? benim kadar ...

ölene kadar aşık olamazsın 
birisi çıkar onu anlayamazsın
sen o tür oyunlara katlanamazsın
senin bir kalbin var ...

hadi diyelim biri çok deli sevdi 
senin için her şeyi her şeyi verdi 
ya bir gün olur sana bel kıvırırsa ?
binlerce dansöz var ..."


Şiir bitti. Odada herkes donakalmıştı. Serdiy Nalçiyev söz istedi. "Ah aziz dostum, korkarım bu fani kulaklarımın duyduğu en iğrenç lakırdıyı okudunuz. Bu nedir böyle tanrı aşkına? Siz buna edebiyat mı diyorsunuz?" dedi. Yuri "Yea şimdi canım dostum, sonuçta adam eğlencelik şiir yazmış yeani, takmamak lazım yeani." dedi. Popçeviç araya girerek "Görüşünüze saygı duyuyorum sayın Yuri fakat Serdiy'e hak veriyorum. Gerçekten de buna sanat demek mümkün değil." şeklinde görüş belirtti. Tartışma bir müddet daha sürdükten sonra vakit geç olduğu için herkes odasına çekildi. 

Serdiy bütün gece yattığı yerde döndü durdu. Böyle iğrenç bir şiiri nasıl olur da bir insan evladı sevebilirdi? Bu kadar anlamsız cümleler nasıl art arda sıralanabilirdi? Akıl sır erdiremiyordu bu işe. Ertesi gün bu adamın kitabını alıp okumaya karar verdi. Anlamsızlığın ve iğrençliğin ne kadar ileri gidebileceğini merak ediyordu. 

(DEVAM EDECEK) (AMA ETMEYEBİLİR DE) (DURUMA GÖRE DEĞİŞİR) 

2 Aralık 2010 Perşembe

Bizim Mahalle


Gülüşme ve bağrışmaları duyunca dükkanın dışına çıktım. Manav Hayri Abi, Kasap Cemal Usta’yı tavlada yine yenmiş göbeğini şişire şişire gülüyordu, Cemal Usta küplere binmişti “Ulen son el kaç tane düşeş attın ballı seni!” diyerek de ona takılıyordu. Askıcı çocuk herkese çay getirdi. Anlamsızca bir mutluluk hakimdi hepimizde. Gerçekten güzel bir mahalleydi burası, uzaktan da olsa boğazı gören coğrafi yapısı, kahvesi, sıcacık insanları, güler yüzlü küçük esnafıyla eski değerleri yaşıyorduk. “Hayrola Cemal Usta, yine yenildin mi?” diye Cemal Usta’ya takıldım. “Ah be Serdar, zar tutuyor bu münafık.” dedi. Hayri Abi, “Tutmadan nasıl atacaz Cemal Usta?” dedi. Herkes yine kahkahaya boğuldu. Bu esprimsi söz öbeğini en az 50. duyuşumuzdu, ama yine de gülmeden edemiyorduk. Zaten bu mahallede bakkal açtığımdan beri suratımdan gülümseme eksik olmuyordu. Mahalledeki çocuklar beni çok seviyordu. Zaman zaman onlarla maç yapıyor, yenen takıma gazoz ısmarlıyordum. Bazen şeker dağıttığım da oluyordu. Yeni nesili glikoza boğuyordum şerefsizim. Onlar da “Yok Serdar Abi almayalım.” demezlerdi hiç.
Mahallemizin kahvesi büyük ve bahçeliydi. Sokağın bir tarafında eczane, berber, manav, kasap, tekel bayi varken diğer tarafında ise kahve bulunuyordu. Böylece biz esnaflar olarak kahveye gidip gönül rahatlığıyla çay içebiliyorduk, çünkü dükkanlarımızı görebiliyorduk. Ben de satışların az olduğu öğle saatlerinde bu kahvede vakit geçirmeyi yeğliyordum. Burada mahalleliyle oturup dertleşiyor, hüznümüzü bölüşüyor, neşemizi paylaşıyorduk. En iyi anlaştığım mahalle sakini memur Cemil Abi idi. Sürekli ay sonunu getirme telaşındaydı Cemil Abi. Beni oğlu gibi severdi. Ben de onu babam bellemiştim. Evine yağ, şeker, un gibi temel gıda maddeleri yolluyordum, toptancıların verdiği eşantiyonları kendisine veriyordum.O da bekar adamın halinden anladığı için öğle ve akşamları bana kızı Lale ile yemek gönderiyordu. Lale’yi seviyordum. Onun da bana karşı boş olmadığını hissediyordum. Zira dükkana her yemek getirişinde kendisine çeşitli komplimanlar yapıp ufak hediyeler veriyordum, kendisi de bana utangaç gözlerle bakıp yine utangaç bir şekilde gülümsüyordu. Yakın zamanda çiçeğimi çikolatamı alıp Cemil Abi’den kendisini istemeyi düşünüyordum, böylelikle aramızdaki baba oğul ilişkisi resmiyete de dökülecekti. Bu mahallede aşklar da sıcak ve masumaneydi. Halbuki bir alt mahallede gençler sinemada, parkta gönüllerince yiyişirlerken bizim mahallede sadece bakışma oluyordu. Bir tezgaha geliyoruz gibi geliyordu ama neyseydi.
Bir gün yine mahalle kahvesinin bahçesinde otururken kapıya son model, siyah bir araba yanaştı. Akabinde şoför inip arabanın arkasına geçti ve adamın tekinin inmesi için kapıyı açtı. İçerden tıfıl, rengi bozuk, çirkin bir herif indi. “Selamın aleyküm.” diyerek kapıdan girdi, kahve ahalisi karşılık verdi. Zengin bir müteahhit olduğunu, tüm mahallelinin kabul etmesi durumunda burayı komple yıkıp yerine apartmanlar ve modern yaşam alanları dikeceğini anlattı. Hemen karşı çıktım “Siz yanlış yere gelmişsiniz beyim, mahallemizi yıktırmayız!” dedim. “Bakın beni dinleyin…” derken tekrar söze atıldım: “Mahallemiz satılık değildir beyim! Biz tırnaklarımızla, tek tek uğraşarak burayı kocaman bir mahalle yaptık. Yıktırmayız beyim! Yıkamazsınız! Burası hepimizin!”. Daha sonra arkalardan bir ses “Evet, doğru söylüyor.” dedi, başka biri “Haklı.” dedi. Ben gazı almıştım bir kere. “Şimdi oturun, bir çay için ve doğru geldiğiniz yere dönün.” dedim. Adam “Çay kalsın, sonra içerim. Yine geleceğim.” dedi ve çıktı. Muzaffer bir komutan edasıyla çayımı yudumlarken tebrikleri bekliyordum, ancak kimse beni tebrik etmiyordu. Mecbur kahveden çıkıp dükkana gittim. Biraz da orada muzaffer muzaffer takıldım. Cemil Abi’nin küçük oğlu geldi, ona bir gazoz ısmarladım. Her hafta 5 kasa gazoz geliyordu, sattığım gazoz adeti ise bir kere 5’e ulaşabilmişti. Gazoz ısmarlama işini azaltmam lazımdı.
Lale yine tam vaktinde gelmişti, elindeki sefer tasında yine kim bilir ne güzel yemekler vardı. Tek hayalim o yemekleri Lale’nin kocası olarak her akşam sofrada yiyebilmekti. Yine bir müddet bakıştık. Lale fazla gülümsemiyor gibiydi bu sefer. Aklı bir şeye takılmıştı sanki. İki kelime edemeden çekip gitti. Ben de yemeğimi yedim.
Gece Agop’un meyhanesine gittim. İstanbul’un eski semti olduğumuz için meyhanecimiz de Rumdu. Bir seferinde “Agop, ne ayaksın lan sen?” demiştim. O da “Abi, eski semt var dediler, elime içkili restoran ruhsatını tutuşturdular koştum geldim, yoksa ne mezeden anlarım, ne içkiden.” demişti. Gülüşmüştük. Hakkaten de rakının yanında sadece beyaz peynir ve kavun, biranın yanında da ruffles yiyorduk. Bendeki promil arttıkça tek düşüncem Lale oluyordu. “Ah ulan!” diye bağırdım. “Seviyorum.” dedim. “Yani seviyorum dediysem baya bakışıyoruz abi bence o da seviyor.” dedim. Ses tonum gittikçe düşüyordu. En sonunda sustum.
Ertesi gün, yine kahvede otururken, yine aynı zengin lavuk çıkageldi. “Beyimiz Türkçe anlamıyor galiba.” dedim. “Merak etmeyin beyler, sadece projemizi tanıtan birkaç broşür bırakacağız.” dedi. Bıraktılar ve gittiler. Bütün broşürleri aldım ve tek tek yırttım. Ahalinin gücünü arkamda hissediyordum. “Şimdi gidebilirsiniz beyler.” dedim. “Lan oğlum, hasta mısın sen?” dedi ve üzerime yürüdü. “Ulan biz Xpaşa(or tepe) çocuğuyuz.” diyerek sert çıkıştım. Kavgada semt adımızı söyleyince birden kahve halkı galeyana geldi ve adamı yaka paça dışarı çıkardılar. İkinci raunt da benimdi.
Akşam yine Lale geldi, yine yemek getirdi. Bu sefer hiç durmadı. Dolayısıyla bakışıp gülüşemedik. Bir şeye bozulmuştu, ama neye? “Ulan tabi ya, kaç aydır kızla flört ediyoruz, hala niyetimizi belli etmedik.” diye düşündüm. Gidip onu Cemil Abi’den isteyecektim.
Ertesi gün, Cemil Abi’ye “Abi, yarın akşam hayırlı bir iş için size geleceğim.” dedim. Kem küm ettiyse de “Gel tabi Serdarcım, gel.” dedi. Zaten son günlerde herkes bana karşı bir garipti. Kahveye girdiğimde var olan uğultu kesiliyor, çocuklar beleş gazoza rağmen dükkana uğramıyordu. Herhalde müteahhite karşı olan savaşımızda üstlendiğim komutan rolünden ötürü bana olan saygıları ve dolayısıyla korkuları artmıştı. İstemeye gideceğim gün gelince gittim en güzel pastaneden güzel bir çikolata yaptırdım, en son iki sene evvel halamın oğlunun düğününde giydiğim takım elbiseyi denedim -biraz sıksa da olduğunu fark ettim- , berbere gidip traş oldum. Akşam oldu, kahvenin yaşlılarından birini de yanıma alıp Cemil Abiler’in kapısına gittim. Laf lafı açtı, sohbet edildi, kahvelerin de gelmesiyle birlikte kritik soruya gelindi. Kahve yaşlısı Allah’ın emri ve peygamberin kavliyle Lale’yi bana bonservisiyle birlikte istedi. Cemil Abi kızardı, bozardı. “Serdar, Lale daha çok küçük.” dedi, “Yapma abi, ne küçüğü 25 yaşında.” dedim. Yine kem küm etti. En sonunda dayanamadı “Oğlum şu müteahhit var ya.” dedi, “Ee..” dedim “O Lale’yi görüp beğenmiş, yarın da onlar istemeye gelecek.” dedi. “Yapma abi, o haini evine mi alacaksın?” dedim. “Valla Serdar’ım, Lale’nin geleceği söz konusu. Ayrıca biz mahalleli olarak karar aldık, evleri ve dükkanları veriyoruz bu adama. Sen niye celallendin anlamadım? Daha geçen sene taşındın anasını satayım. Amma tez canlıymışsın arkadaş.” dedi. “Ama abi sıcacık mahallemiz?” dedim, “Havuzlu bir dairede oturmak herkesin hakkı ;)” dedi. Kahve amcası “Serdar oğlum, sen üzülme diye söyleyemedik ama proje hakikaten çok cazip.” dedi. “Ya bi sus amca, adını bile bilmiyorum zaten. Adam olsan bütün gün tek çayla kahvede oturmazdın.” şeklinde sert çıktım. Amca “Sikerim lan seni, efendi ol, işini görelim diye geldik, şerefsizliğin lüzumu yok.” dedi. O esnada Lale’nin biriyle mesajlaştığını fark ettim. “Ben gidiyorum.” diyerek kalktım.
Hızlı bir şekilde oradan taşındım. Başka bir semte yerleşip mühendisliğe tekrar başladım. 5 sene kadar sonra televizyonda o müteahhitin reklamını gördüm. “Adam haklı lan, ben de havuzlu evde oturmak istiyorum.” dedim ve hemen kooperatife girdim.

16 Kasım 2010 Salı

Cıvık

“Çay bardakları gittikçe inceliyor, yakında gazete kağıdına sarıp verecekler mınagoyn.” diye düşünürken bir yandan da sürekli bir elimden diğerine çay sevkiyatı yapıp elimin yanmasını minimize etmenin ve çayı dökmemenin derdine düşmüştüm. Kendimle konuşurken aşırı terbiyesiz olabiliyordum. Uykusuzdum, elim yanıyordu ve dünyada en sevmediğim yer olan okulda olduğum için de mutsuzdum. Bir yandan da kantinci Cemal’in elinde yer alan “Neden ben?” yazısı dikkatimi çekiyordu. Kalıcı dövme ile yazılmış olan bu yazı sürekli aklıma geliyordu. “Hakikaten, neden Cemal?” diye düşündüm. Yapabileceği en büyük kötülük tosta az kaşar koymak, para üstünü eksik vermek gibi şeyler olabilirdi. Adamın olayı buydu. Neden Cemal seçiliyordu? Dünya ile bütün iletişimi “Toost”, “Şinitzeeel” vs fast food çeşitlerini bağırmaktan ibaret olan bu adamdan ne isteniyordu? Ayrıca kalıcı dövme yaptırırken hiçbir font ve estetik kaygısı taşımadan öküz gibi direk “Neden ben?” yazdırması da vizyonu hakkında önemli bilgiler veriyordu. “Only god can judge me.” bile bu dövmenin yanında karizma öğesi gibiydi.
Çayımı güç bela üst kata çıkarabildim. Bu katta sigara içmek serbest olduğu için bölümümüzde nadir olarak bulunan arkadaşlarımın çoğu bu katta takılıyordu. Ben de onların yanına gidip oturdum. Çayımı yudumlarken bir zamanlar müzik kutusu olarak kullanılan, ancak akabinde içindeki bilgisayar meçhul bir yere götürülen ve üzerindeki jukebox yazıyla amaçsızca orada duran ahşap çerçevenin yanında bir çocuk gördüm. Ceket giymişti, fular takıyordu, boynunda bir fotoğraf makinesi, elinde bir saksı vardı, bu saksıyı ahşap çerçevenin çeşitli bölgelerine koyarak fotoğraf çekiyordu. “Amatör fotoğrafçı detected.” uyarısıyla sarsıldım. Önceden gitar çalmak, basketbol oynamak gibi daha yetenek gerektiren şeylerle kaldırılmaya çalışan hatun kavramı, artık kolum kadar objektiflerin sağa sola çevrilip deklanşöre basılması gibi bir eylemle kaldırılmaya çalışılıyordu. Denyoyu oracıkta alt edip insanlığı huzura kavuşturabilirdim, ancak iç sesim “Boş ver hacı, çayın soğumasın.” dedi. İç sesimin çay sever bir yapıda olması insanlığa yeni bir lavuk kazandıracaktı.
Lavuğu çok sık olmamakla birlikte çeşitli yerlerde, fuları ve fotoğraf makinesiyle, sağı solu, eski evi, arabayı, kuşu, böceği, çiçeği falan çekerken görüyordum. Ayrıca artık yalnız da değildi, yanında birkaç arkadaşını (hatta kimi zaman bu arkadaşları kız da olabiliyordu) görüyordum. Ancak henüz zararlı değildi.
Lavuğu birkaç ay görememiştim, daha sonra yaz okulunda tesadüfen aynı dersleri almıştık. Amatör fotoğrafçı olmasının, am biti olmasının yanında derste sürekli hocayla esprili iletişim kurmaya çalışıp daha ziyade dersin uzamasına neden olan ve bu yaptığını “Hocayla aram çok iyi yea.” olarak yorumlayan bir tip olmasıyla tüm antipatimi toplamıştı. Yaz okulu bitti, staja gittim; orada da lavuk yine karşımdaydı. Adının İsmail olduğunu orada öğrendiğim lavuk yine fotoğraf makinesi ve fularını unutmuyordu. Stajda yaptığımız tek şey maksimum rahatlıkta olan sandalye ve koltukları ele geçirip bulmaca çözmek, kitap-dergi okumaktı. Bunun yanında aperatif olarak sevgilisinden sürekli bahseden bir kızı dinlemek zorunda kalıyor ve göt çatalını kapatmayı bir türlü beceremeyen Mr. DüşükBel’in kıllı kıçını izliyorduk. Tabi en kötü kısmı da İsmail denyosunun stajdaki kızlara güzellik sırasıyla yaklaşıp önce şiveli bir şekilde “Naber?” diyip, akabinde “Çok fotojenik bi yüzün var.” demesini gözlemlemekti. Akabinde “Senin fotoğraflarını çekeyim mi ya?” diyor ve reddediliyordu. Arkadaşım Harun ile yaptığımız hesaplamalara göre kolum kadar objektifi olan makineyi 1500 tl’ye okutursa 10 kez Rus’a gidebilecekken fotoğraf makinesini sekse giden yol olarak kullanıyor ve sürekli başarısız oluyordu. Üstelik bu süre zarfında fotoğraf makinesi eskiyerek değer kaybediyor ve gidilebilecek Rus sayısı da hatrı sayılır miktarda azalıyordu. Derken stajdaki en çirkin kız İsmail’e yanaşarak “Benim fotoğraflarımı çekseneee.” dedi, İsmail kem küm ettiyse de kaçış olmadığını anladı ve kızla birlikte odadan çıktılar. Şehir eski huzurlu günlerine dönmüştü, ama kısa bir süreliğine.  
2 saatlik geçici bir huzura kavuşan stajyer odamız İsmail ve kızın geri dönmesiyle yeniden gerilim dolu dakikalar yaşamaya başlamıştı. Kız “Ay çok iyi yaaa.” diyip duruyor, İsmail de “Gördünüz mü, fotoğraf manyağı oldu ya..” diyerek fotoğraf çekme ve çektirmeyi genç kızlara empoze etmeye çalışıyordu. Lakin bu çabalar boşaydı, staj ekibi olarak sudokuyu fotoğrafçılıktan daha eğlenceli buluyorduk.
Aradan birkaç gün geçmişti. Hava o gün de sıcaktı. Tişört ile zor duruyorduk. Ancak İsmail kadife bir ceket giymiş, fular niyetine de bir atkı takmış staja öyle gelmişti. Bu çocuktaki azim bende hayranlık uyandırsa da azmin geldiği denyoluk da derin düşüncelere sevk ediyordu. Üstelik tüm bu his karmaşasının içine aşırı terlemek ve ishal olmak da eklenince tam bir cümbüş yaşıyordum kendi içimde. Evimden başka yerde sıçamayan bir bünye olarak bu ishal beni perişan etmişti. Ancak kaçınılmaz son gelmiş ve tuvalete gitmiştim. Tuvalet oldukça eski, yosunlu ve pisti. Arka cebimde bulunan selpağın güvencesiyle operasyona başladım. Öyle bir ses geliyordu ki bir yandan kimse girmesin diye düşünüyor, bir yandan tuvaletlerin unisex olmamasına şükrediyordum. Konserim epey uzun sürdü, selpağa elimi uzattığımda paketin boş olduğunu gördüm. Beni zorlu bir süreç bekliyordu, tuvalet kağıdının olmadığı yerde mecburiyetten oluşan bir süreç. Ellerim..
Taharetlendikten sonra boklu ellerimle tuvaletin kapısını açtım, karşımda İsmail’i gördüm. Tek eliyle aynadan kendisini çekerken diğer eliyle de aynaya elini uzatıyordu. Akşam fotoşoplayıp “kişinin kendine ulaşma çabası” adını vereceği bu fotoğrafı çekerken benim içerde biyyırt biiyıırt diye sıçıyor olmam ve tuvaletin leş gibi olması fotoğrafın bütün sanatsallığını alacaktı. Makinesini boynundan çıkarıp lavaboya bıraktı, o da tuvalete girecekti. Musluğu açtım, elimi yıkıyormuş gibi efektler çıkarmaya başladım, boklu ellerimi makinenin üzerinde gezdirdikten ve bokumu güzelce makineye yaydıktan sonra ellerimi yıkadım ve tuvaletten çıktım. Arkamdan İsmail de çıkageldi, ve hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ettik. Belli ki durumu fark etmemişti. Artık bokum, İsmail’in makinesi sayesinde diyar diyar gezerek yeni maceralar yaşayabilecekti. Evladıyla gurur duyan baba edasıyla hayatıma devam ettim.


18 Ekim 2010 Pazartesi

Taksi

Yolcuyu bırakmış, durağa dönmüştüm. Laz Çaycı beni her zaman olduğu gibi kapıda karşıladı. "Hoşgeldun Serdar ağbiicum." dedi. "Hoşbulduk." dedim. Durağa girmiştim. Artık burası beni çok sıkmaya başlamıştı. İçerde Öğretmen, Trakyalı, Üçkağıtçı ve Artist vardı, bir de durak sahibi olan Zeki Alasya tabi ki. Durağın genç ve modern kişisi olduğum için "Selamın Aleyküm" yerine "Merhaba." dedim. Onlar da bana karşılk verdiler. Oturdum. Laz Çaycı çay getirdi. Çayım henüz yarılanmıştı ki Zeki Alasya Abi gelen bir telefonla yerinden kalktı. "Çocuklar koşun, Ramazan Abi kaybolmuş." dedi. Ramazan Abi duraktaki bayan şoförün babası, aynı zamanda da bu taksi durağının eski sahibiydi. Lakin son bir iki senedir karı kızla kafayı bozmuş, 70inden sonra azmış kudurmuştu. Zeki Alasya Abi "Toparlanın çocuklar, Ramazan Abi'yi aramaya gidiyoruz." dedi ve "Ali Kemal (laz çaycı), durak sana emanet." dedi. Öyle dediği için benim de onlarla gitmem gerekiyormuş gibi bir hisse kapıldım ve arama timine dahil oldum. Çayım yarım kalmıştı.

Bir müddet sağda solda gezinip aradıktan sonra Ramazan Abi'yi boğazın kenarında bir çay bahçesinde bulduk. Zeki Alasya Abi "Ya Ramazan Abi, kızına da haber vermeden çıkıp gitmişsin, niye böyle yapıyorsun, merak ettik seni." dedi. Ramazan Abi de "Ben anlamam, evde oturmaktan canım sıkıldı, çıkıp biraz hava alayım, ne olmuş yani?" dedi. Gülerek ortamdan ayrıldık.

Durakta sıkkın bir şekilde çay içerken doğu yörelerimizden birinden geldiği anlaşılan ve annesiyle başı bir türlü dertten kurtulmayan yanık sesli arkadaşımız geldi. "Yağw ağam, bu aney beni yine öldürecek." dedi. Hiç ses çıkarmadım. Öğretmen arkadaş "Hayırdır ne oldu?" dedi, doğulu arkadaş "Yağw daha ne olsun, bu sefer de tutturmuş çocuk yapacam diye. Bıktım vallahi bıktım." dedi. Bu esnada telefon çaldı. Çayım yarılandığı için bu telefondan kıllanmıştım. Zeki Alasya Abi yine panikledi. Trakyalı elemanın arabasının kaçırıldığını söyledi. Yine durağı Ali Kemal'e emanet etti, ben yine peşlerine takıldım, yine çay yarım kaldı.

Trakyalı Abi'nin arabasını kaçıranlar ya mafyaydı, ya da ilaç mümessiliydi. Kılık kıyafetten bu sonucu çıkarmıştım, ancak bizim durağın taksilerine ilaç mümessili, avukat ve benzeri normal meslekteki insanlar asla binmezdi. Demek ki mafyaydı bunlar. Arabayı uzunca bir süre takip ettik, dört taksi ve bir polis arabası Trakyalı Abi'nin arabasını takip ettik. Bir anda arabalardan birinde Trakyalı Abi'nin zenci damadını gördüm. "Bunu ne ara aldık lan?" diye düşünürken arabayı sıkıştırdık ve içindeki adamları bir temiz dövdük. Gülerek durağa döndük. Akabinde Trakyalı Abi, zenci damadın kendini kurtarmaya geldiğini görünce çok duygulandı ve kızını ona vermeye karar verdi. Bir anda düğün tarihi alındı, nikah işlemleri tamamlandı ve kendimizi düğünde oynarken bulduk. Haftada bir böyle müzikli bir ortam oluyordu ve oynuyorduk.

Bir gün, yine müşteriyi bırakıp durağa geldim. Arabadan inerken bir çanta gördüm. Bıraktığım müşterinin olmalıydı. Durağa getirdim. Zeki Alasya Abi "Hayrola Serdar, elindeki ne?" dedi. "Müşteri çantasını unutmuş da abi." dedim. Akabinde, normalde hiç açıp izlemediğimiz halde birden televizyonu açasımız geldi. Açtık. Direk haberler başladı. Haberlerde bir teröristin bir çantaya yerleştirdiği saatli bombayı bir taksiye bıraktığı ihbarı geldiği söyleniyordu. Akabinde teröristin tahmini robot resmini gösterdiler, benim arabaya binen müşterinin tıpa tıp aynısıydı. Zeki Alasya Abi'ye durumu belirttim. Çantaya kulağımı dayadım, hakkaten de "tik-tak" şeklinde ses geliyordu. Bomba bu çantadaydı besbelli. Yapacak bir şey yoktu, tam polise gidecekken çantanın sahibi içeri girdi. "Pis terörist, çekil önümüzden." dedim. Adam "Abi ne teröristi, ben çalar saat imalatçısıyım, bunun içinde de saatlerim vardı." dedi. İnanmayıp açtık, adam doğru söylüyordu. Daha sonra yine durup dururken açılan televizyonda teröristin yakalanma görüntüleri gösterildi. Bizim çanta sahibine tıpatıp benziyordu. Laz Çaycı "İnsanlar çift yaradılur derler di de inanmazdum daa." dedi. Güldük.

Ertesi gün Üçkağıtçı Adam, bir grup adamla kavga ettiği için karakola düşmüştü. Zeki Alasya Abi "Toparlanın çocuklar." dedi. Ben çayımı içmeye devam ettim. Zeki Alasya Abi "Serdar, sen gelmiyor musun oğlum?" dedi. "Abi,  bütün gün aksiyon yaşamaktan bitap düştüm, oturup bir bardak çay içemez oldum. Çok afedersin ama ben böyle durağı sikerim. Benim yerime Ali Kemal gitsin." dedim. Onayladı. Ali Kemal gider gitmez de durağı bir güzel benzinleyip ateşe verdim.

Durak yanarak kapanmak zorunda kaldıktan iki yıl sonra yapılan bir araştırmada adli vakaların %75 oranında azaldığı tespit edilmişti.

1 Ekim 2010 Cuma

Sarısu

Teknik Resim hocamın vefat etmesiyle birlikte mezun olabilmiş, hatta KPSS'yi bile kazanmıştım. Sınav sonucunda Sarısu Köyü'ndeki barajın inşaatına Makine Mühendisi olarak atanmıştım. Yurduma hizmet edecek, öte yandan köy halkının sevgilisi olacaktım. Kim bilir belki de kınalı bir köy ceylanına gönlümü kaptıracaktım. Velhasıl köyde süper anılar yaşamaya kararlıydım. Evet öyleydim.

Öncelikle otobüsle Sarısu köyünün olduğu ilin otogarına vardım (İl adı vermeyeyim ki göte gelmeyeyim), oradan ilçeye giden bir minibüse bindim. O minibüs de beni köy yolunun girişinde indirdi. 3-4 km'lik bir yolu yürüdüm. Yoldan geçen traktör ve otomobiller beni görmezden gelmişti. Halbuki biz öyle bilmemiştik köyü. Orada kimse yaya bırakılmazdı falan. Her neyse, ben köye ulaştım. Muhtarın makamına gittim. Kapısı kapalıydı, kapının üstünde "Kavedeyim." ibaresi yer alıyordu. Oradan kahveye gittim. "Selamun aleyküm ağalar." diye içeri girdim, kimse ses etmedi. "Muhtar hanginiz?" dedim. Okey masasından pos bıyıklı, göbekli, giyimi nispeten düzgün, ancak fena halde hesap götüne kaçmışa benzeyen bir adam "Benim." dedi. "Ben baraj inşaatına gelmiştim." dedim. "Eyi, hoşgeldin." diyerek okey oynamaya devam etti. O esnada başka bir masada oturan ve giydikleri kıyafetlerden inşaatta çalıştıklarını anladığım birkaç işçi beni masalarına buyur etti. Çay söyledim, içtim. Çayım bittikten sonra işçiler bana inşaatta benden önce çalışan mühendisin de kaldığı eve götürdüler. Burası bir nevi lojmandı. İlk gece biraz televizyon izledikten sonra yorgunluktan uyudum. Ertesi gün horoz sesiyle uyanacaktım, belki komşu kadın bana sıcacık köy ekmeği ve tereyağ getirecekti. Hatta komşu kadının 20 yaşlarındaki kızı getirecekti belki. Hafif kesişecektik falan. Of ne de güzel olacaktı.

Ertesi sabah, uyandım. Ancak kendiliğimden uyanmıştım. Ortada horozdan, köy ekmeğinden ve komşu kızından eser yoktu. Ben de evde benden önceki mühendisten kalan erzaklarla hazırladığım kahvaltıyı yaptım. Bir müddet evde oturduktan sonra canım sıkılarak, çalışma günüm olmamasına rağmen şantiyeye uğrama kararı aldım. Dışarı çıktım, komşu kadın evinin önünü süpürüyordu. "Günaydın Yenge." dedim. Duymazdan geldi. Yola devam ettim. Şantiyeye ulaştım. İşçiler çalışıyordu. Mühendisler ise Solitare, Facebook ve Mynet Haber kasıyordu. Bir müddet orada durdum. Canım sıkıldı, tekrar eve döndüm. Yine canım sıkıldı.

2 haftadır masa başındaydım ve senelerdir beni sıkmayı başaramamış olan internet bile sıkıcı gelmeye başlamıştı. O kadar sıkılıyordum ki, günde üç gazete okuyordum. Bu gazeteler alfabetik sırayla: Cumhuriyet, Posta ve Zaman'dı. Bir Cüneyt Arcayürek okuyordum, bir Mümtazer Türköne.. Ancak hiçbir köşe yazarı Aşk Doktoru Mehmet Coşkundeniz ve Cinsellik Doktoru Haydar Dümen kadar ilgimi çekmiyordu. Yurdumun Şairleri köşesinde ise adeta kendimi buluyordum. Okuma faslı bitince bulmacaları hallediyordum. Sudoku uzmanı olmuştum. Zaman zaman iş yerimi terk ettiğim bile oluyordu, ancak hiç kimse fark etmiyordu.

Bir öğle paydosu esnasında yine soluğu köy kahvesinde almıştım. Muhtar "Amına godumun öğretmeni, ikidir rapor alıyordu zaten, bu sefer de istifa etmi yavuşak!" dedi. Muhtar öğretmen istiyordu, muhtar kitap istiyordu, muhtar okul istiyordu. "Muhtar!" dedim, "Ey?" dedi, "Yeni öğretmen gelene kadar ben çocukların başında durur, birkaç bir şeyler öğretirim." dedim. Muhtar kahkahayı bastı ve "Ulen sana 5 dane davar versek onların bile başında duraman." dedi. "Bunu evet olarak kabul ediyorum muhtar, yarın bütün hanelere haber sal, çocukların hepsi okula gelsin." dedim. (O cümleyi evet olarak kabul edebilmem lise yıllarımda kızların beni arkadaş olarak görmesiyle elde ettiğim doğal bir yetenek ile mümkün olmuştur. Ben buna Darla - Kabul Ettir - Devret modeli diyorum.) Velhasıl muhtar da "Hiç yoktan iyidir." diyerek kabul etti.

Ertesi gün ilk dersime girecektim. Çok heyecanlıydım. Köye "Bakan makan gelir, tedarikli olmak lazım." diye getirdiğim takım elbisemi ilk kez o gün giydim. Kendimi bir Çalıkuşu gibi, en olmadı Kınalı Kar Dizisi'ndeki Emrah (Ali Öğretmen) gibi hissediyordum. Bu köy çocuklarını ben eğitecektim, benim açtığım yolda ilerleyeceklerdi ve bir gün Sarısu Şehri 82 numaralı plakasıyla ortalığın tozunu atacaktı.

Sınıfa girdim. Çeşitli yaşlarda 50 kadar çocuk her boş sınıftan çıkan o anlamsız, sürekli ve aşırı yüksek desibelli gürültüyü çıkarıyordu. İçeri girdiğimi fark etmediler bile. Bir müddet bekledim. Seste bir azalma olmadı. "Günaydın çocuklar." dedim, hala tık yoktu. "Çocuklar günaydın." dedim, gürültü devam ediyordu. "Bi susun amına koyım laaaaağn!" diyerek ortalığı inlettim. Ortamda bir ölüm sessizliği oluştu. Sınıf, bir önceki öğretmenin alıştırdığı üzere yaş grubuna göre kendi arasında beşe bölünmüştü. Her gruba belli bir süre ayırıp akabinde sınıfta yapmaları için birer ödev verdim. Hazırlıklıydım, donanımlıydım. Disiplinden taviz vermiyordum. Beden Eğitimi'nde bile Jose Mourinho'nun antreman taktiklerini uyguluyordum. Okul takımında 5. sınıfların yıldız oyuncusu Mahmut'u kesip 1. sınıftan genç yetenek Yasin'i oyuna sürebilirdim. Sarısu United forması kutsaldı ve o formayı hak eden giyerdi.

Şantiyeye "Lazım olursam çağırın." demiştim, ancak hala arayan soran yoktu. Mayış da takır takır ödendiğine göre bir problem yok gibi görünüyordu. Öğretmenliğe iyice ısınmıştım. Ancak 5'e böldüğüm vakit 4. ve 5. sınıflar için yeterli olmuyor gibiydi. Ben de onlara etüt saati yapmaya karar verdim. Hepsine okuldan 2 saat sonra tekrar okula gelmelerini söyledim. Belirtilen saatte sınıfa girdiğimde kimse olmadığını gördüm. Çok sinirlenmiştim. Ertesi gün çocuklar okula gelince neden gelmediklerini sordum.  "Örtmenim, tarlada çalışıyoruz." dedi bir tanesi. Kafamda şimşekler çaktı. "Hepiniz son işlediğimiz konuları tekrar edin, ben hemen geliyorum!" diyerek köy kahvesine koştum. İçeri girip hışımla "Reşat Ağa, Halil Emmi, Berke Dayı! Yakışıyor mu sizin gibi ağalara ha? Bu çocukların kalem tutması lazım, kazma kürek değil. Utanmıyor musunuz ha? Utanmıyor musunuz?" diyerek bağırarak uzaklaştım. (Berke Dayı'nın doğum yeri İzmir Güzelyalı olup sonradan Sarısu'ya yerleşmişti.) Okula doğru gazımı almış bir şekilde yürürken kucağında çocuğuyla Fadime Kadın'ı gördüm. Atılarak "Bu çocuğun hacı-hocaya değil, doktora götürülmesi gerek. Bu çocuğu dua değil, ilaç iyileştirir Fadime Hatun!" diye bağırdım, "E biz de Sağlık Ocağı'na götürüyoruz heralde..." diye cevabı yapıştırınca "Hadi hadi, bırak şimdi, sen kesin hocaya götürüyodun da ben öyle deyince birden bire çark ettin de mii? Köftehor senii!" dedim. "Bi siktir git!" deyince neye uğradığımı şaşırdım. Fadime Hatun sadece bıyıklarıyla değil söylemleriyle de erkeği andırıyordu.  Sanki sinirliymişim ve acelem varmış gibi yapıp aslında korkarak oradan uzaklaştım.

O gün, etüt yapmaya kararlıydım. Gerekirse bütün çocukları tek tek tarladan toplayacaktım. Keza öyle yapmam icap etti, çünkü kimse gelmemişti. Ben de tek tek bütün tarlalara baktım. Evet çalışanlar vardı, fakat aralarında bizim çocuklar yoktu. Köye geri döndüğümde sınıftan bir çocuğu gördüm ve sessizce takip ettim. Çocuk bir yere girdi. Ben de girdim. İçerden "La bomba atsana!" ve benzeri nidalar yükseliyordu. Evet, burası köyün internet kafesiydi. Dumur olmuştum. Çocuklar çatır çatır Counter oynuyordu. "Hani tarlada çalışıyodunuz lan?" dedim, "Örtmenim gel sen de oyna." dedi bir tanesi. "Ben ısmarlıycam." deyince kendimi ekranın karşısında "Pusmak yasak lan!" derken buldum. (Bedavaya karşı direncim oldukça düşüktür.)

Etüdü siktir edip kantır oynamaya başlayalı çok olmuştu ki, okula bir mektup geldi. Zarfta Youtube yazması beni ziyadesiyle şaşırtmıştı. Açtım, bir mektuptu bu (Zarfın içinden çıkabilecek en son şey.). Okumaya başladım. "Değerli Sarısu İlköğretim Okulu öğretmeni, Okulunuzda bir tane bile taklit yapan, sıraya vurup şarkı söyleyen, dans eden, sıraya vurmaksızın direk şarkı söyleyen, sesi çok kötü olduğu halde şarkı söyleyen çocuk videosu çekilmemiştir. Açık konuşalım, biz sizin gibi okulu sikeriz. Biz de esnafız, bizim de ekmek bekleyen çoluğumuz çocuğumuz var. Alın elinize kamerayı ve o çocukları çekin." yazıyordu. Lanet olası emperyalistler bu köyde de peşimi bırakmamıştı. Ne yapacağımı kara kara düşünürken yeni bir öğretmen ataması oldu ve ben de sıkıcı masa başıma geri döndüm. Kısa bir süre sonra da inşaat tamamlandı ve ben de Eskişehir'e atandım.

Aylar sonra Eskişehir'deki evimde televizyon seyrederken Şoray Uzun Yolda programının Sarısu'yu ziyaret ettiğini gördüm. Bana bir "Günaydın"ı çok gören yan komşu olacak karı Şoray'a gözleme açıyordu. Her gün kahvede gördüğüm ve bütün gün somurtarak gazete okuyan adam köyün neşe kaynağı "tikli"si oluvermişti. Şoray büyük bir tezgaha alet oluyordu..

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Parlak






Elimde metal bir top vardı. Biraz sonra onu atacaktım. Ve durduğu yere göre havuza atılıp atılmayacağıma karar verilecekti. Bocce isimli bu dandik oyunu icat edene içimden lanetler yağdırıyordum. Elin Rus'uyla Alman'ıyla madalya için mücadele etmek için çok genç ve tecrübesizdim.

Tatil, insanların dinlenmek, stres atmak, bir senenin zihinsel yükünü hafifletmek amacıyla gittikleri yerlerdi. Ve biz de ailece her sene dayımın yazlığına giderdik. Her yenge gibi dayımın karısı da bizi beş karış suratıyla karşılar, beni ve kardeşimi sürekli azarlar, evin işlerini de anneme kaktırmaya çalışırdı. Dolayısıyla biz ne eğlenebiliyor, ne dinlenebiliyor ne de zihinsel rahatlığa ulaşabiliyorduk. İçimizden biri yengemi öldürmeliydi, ya da biz başka tatil alternatifleri araştırmalıydık. Ertesi sene tatil mevsimi gelmeden aylar önce her uyanık Türk vatandaşı gibi bir her şey dahil otele erken rezervasyon yaptırdık. Hesapladığımızda dayımların yazlığında harcadığımızdan daha az para harcayacaktık, üstüne üstlük ne istersek yiyebilecektik. Her şey lehimizeydi. 

Otele girdik. Bize birer bileklik taktılar, böylece rahat rahat yiyip içebilecektik. Akabinde bir belboy bizi odamıza götürdü. Kapının elektronik bir kartla açılması ve aynı kartın oda girişindeki bir bölüme sokulduğunda elektriği devreye sokması bizi epey şaşırtmıştı. Babam bu olayın gizemini 3 yıl boyunca çeşitli akraba ziyaretleri ve dost meclislerinde dile getirecekti.

Odaya yerleştikten sonra hemen aşağıya indik. Zira ben ortaokullu, kardeşim de ilkokullu bir çocuk olarak havuz sevdasıyla yanıp tutuşuyorduk. Hemen havuza girdik. Annem öğle yemeği vakti olduğunu söyledi. Çıktık ve yemeğe gittik. Çok fazla çeşit vardı, istediğimiz kadar alabiliyorduk. Adeta cennetti burası. Üstelik bol miktarda yabancı vardı. Yabancı demek döviz demekti, kültür kaynaşması demekti, benim İngilizceyi ilerletmem demekti. Şayet şansım yaver giderse ilk kız arkadaşım Rus bile olabilirdi. Şüphesiz ki önümüzdeki bir haftayı dolu dolu yaşayacaktım. Ya da öyle sanıyordum.

Tatilimi zehir edecek olan şeyi ilk olarak öğle yemeğinden sonraki havuz seansında gördük. Elinde megafonla epey gürültü çıkartıyordu. Her dediğini Rusça, Almanca, İngilizce ve Türkçe olarak dört kez tekrar ediyordu. Dart diyordu. Dart oynanacaktı. Ortamın en alaturka insanı babam olduğu için animatör hemen ona salçalandı. Peşine kardeşim takıldı. Annem bana da onların arkasından gitmemi söyleyince ben de peşlerine takıldım. Animatör birkaç kişi daha buldu. Kurallar basitti. Herkes sağ eliyle üç, sol eliyle üç, arkası dönük üç ve arkası dönük bacak arasından üç olmak üzere 12 atış yapacaktı. 1.'ye Sex On The Beach kokteyli ikram edilirken sonuncu havuza atılacaktı. Yarışma bittiğinde sıralamada en üst sırada babam vardı. Sonuncu sırada da ben. Babam mağrur bir şekilde ilerlerken bir takım İsmail YK'sal yaşam formları beni kaldırmış havuza götürüyordu. Bu adamlar animatördü, ve sizi sike sike eğlendirmek için programlanmışlardı. Beni havuza attılar. Suya düştüğümde sadece o "Hrublubululul" sesini ve çok düşük tonda bir "Aplaaaus aplaaaus" diyen animatör sesi duyuyordum. Tatil görünümlü kabus yeni başlamıştı...


Havuzdan çıktığımda yüksek sesli bir müzik çalmaya başlamıştı. Babam, kocaman göbekli, kıllı, eşek kadar adam olan babam bir grup genç kızın içinde çılgınlar gibi dans ediyordu. Okan Bayülgen'e katılmış Bülent Serttaş gibi sempatik bir havası vardı babamın. Annem olayları büyük bir keyifle uzaktan izliyordu. Bu esnada kardeşim çocukların takıldığı mini club isimli yere yönelmişti. Ben ıslaktım. Şezlonga doğru yürüdüm. Kurulandım. Babam "Seni tek geçerim bu alemde / Gönül hanemde / İsmiğğğn yazılır" şarkısıyla coştukça coşmuştu. Figürleriyle herkesi kahkahaya boğuyordu. Ben ise hüzünlü bir şekilde mağlubiyeti tadıyordum. 


Akşam oldu, yemekten sonra ailecek amfi tiyatro gibi olan yere gittik. Mini Disco isimli çocukların fazla enerjisini atıp kafa sikmemeleri için düzenlenen dans gösterisi yapıldı. Mini Disco'nun yeni bir yıldızı vardı: Kardeşim. Her hareketi büyük bir mükemmelikle yapıyor, Tolgahan'a taş çıkarıyordu. Mini Disco bitti. Daha sonra gündüz yapılan dart yarışmasının birincisi olan babama Sex On The Beach kokteyli hediye edildi. Babam yerine döndü. Kokteyli içti. Daha sonra her otelde muhakkak oynanan dandik Şahane Pazar formatlı yarışmalardan biri yapılacağı söylendi. Animatörler gündüz performansından ötürü babamı ve onun eşi olduğu için annemi sahneye kaldırdılar. Birkaç çift daha çıkardılar sahneye. Çeşitli yarışmalar yapıldı. Bizimkiler birinci oldu. Bütün otel onları ayakta alkışlıyordu. Otelin gözdesi benim ailemdi. 


Sabah uyandım. Annemler yoktu. Kahvaltıya inmişlerdi büyük ihtimalle. Ben de içime mayomu giyip, yanıma da havlumu alıp aşağı indim. Kahvaltımı yaptım. Annemleri hala görememiştim. Havuzun oraya gittiğimde babam ve annemin su topu müsabakasında boy gösterdiklerini gördüm. Gerçekten iyi bir ikili oluşturmuşlardı. Her atakları golle sonuçlanıyordu. Kardeşim Mini Club'de popülaritesini arttırmışa benziyordu. Ben ise maldım. Koca bir 24 saat geçmişti, bırak karşı cinsi, kendi cinsimden bir arkadaş bile edinememiştim. Babamların konuşlandığı şezlongu bulup havlumu bıraktım. Su topu oynanmayan diğer havuza gidip yüzmeye başladım. Bir müddet sonra babam geldi. "Havuzdan çık, plaj voleybolu oynayacağız." dedi. 2001 yazına damga vuran şarkılarda göbeğini sallaya sallaya dans etse de o adam benim babamdı, Sekiz köşe kasketi, omzunda sakosu yoktu belki ama bu hayat yolculuğuna onun testislerinden çıkmıştım. Derhal havuzdan çıktım. Voleybol sahasına gittik. İlk günkü loser kimliğimden arınmak için iyi bir fırsattı, zira o dönemlerde okulun voleybol takımında pasörlük yapıyordum. Lakin ne isabetli bir manşet vurdum, ne güzel bir top çıkarabildim. Servis bile kullanamıyordum. Babam ise MTA Voleybol Takımı'ndan günlerinden kalma hünerlerini sergiliyordu. Takımımızda hayvan gibi zincir kolyesi olan Hans Amca ve babamın neşeli ve hırslı olduğu gözden kaçmıyordu. Takımda her şey çok iyiydi. Ben hariç. Bana değen top anasının amına gidiyordu. Babam bana çıkmamı söyledi, çıktım. Yerime benim yaşlarımda Rus bir kız girdi. Kız takıma ivme kazandırdı. Etkili servisleri, smaçörlere attığı harika paslarla dönemin önemli voleybol takımlarından Netaş'a benzemişti takım. Ben ise o esnada boynu bükük şekilde sahayı terk ediyordum.


Akşamüstü yine bir mini oyun vardı. Bu sefer sörf tahtasında dengede durarak karşıya kadar ayakta gitmecelik oynanacaktı. Bunda sonuncu değil, kaybeden herkes suya düşüyordu. Ama yine en görkemli şekilde suya düşen ben olduğum için en çok bana gülündü. Rencide olmuş bir şekilde şezlonguma geçtim. 


Günler peşi sıra geçiyordu. Artık babam, annem ve kardeşim otelin maskotuydular. Herkes tanıyordu, herkes seviyordu onları. Ben ise sürekli havuza atılıyordum. Komik duruma düşüyordum. Ve babam sürekli beni yeni bir aktiviteye dahil ediyordu. Yine yanıma gelmişti. "Kalk, Bocce oynayacaz." dedi. Bocce neydi ki lan? 


Elimde metal bir top vardı. Biraz sonra onu atacaktım. Ve durduğu yere göre havuza atılıp atılmayacağıma karar verilecekti. Bocce isimli bu dandik oyunu icat edene içimden lanetler yağdırıyordum. Elin Rus'uyla Alman'ıyla madalya için mücadele etmek için çok genç ve tecrübesizdim. Babam yine löp diye en yüksek puanlı yerlere atmıştı. Ve sıra bendeydi. Aldım. Attım. Top havada ilerliyordu. Sanki biraz fazla ilerliyordu. Lan lan, baya ilerliyordu bu top. Loserlıktan içime attığım bütün enerjiyi topa aktarmıştım. Top gitti gitti, plajda uzanmakta olan bir slip mayolu Alman amcanın kafasına çarptı ve yere düştü. Adam "Auch auch" diyerek koşarken kafasından kanlar akıyordu. Ekip olarak yanına koştuk. Ben "Sorry.." dedikçe adam sitemkar cümleler kuruyor gibiydi, ya da anama da sövüyor olabilirdi, emin değildim. O esnada zaten güneşte pespembe olan ve tişört değdiğinde bile acıyan enseme babamdan efsane bir tokat geldi. Ağlamaya başladım. Gözlerim yaşlıydı. Alman amcanın kafası kanıyordu ve slip mayodan ötürü taşakları parlıyordu. Tablo gerçekten oldukça trajik olsa da parlayan taşaklar bütün o ambiyansı bozuyordu. O esnada amca bayıldı. Ben de koşarak havuz kenarına gittim. Bir yandan da ağlıyordum.

Bu trajik olay babamla küsmeme ve dolayısıyla aktivitelere katılmamama sebep olmuştu. Parlak taşaklı amca ise olayı birkaç dikişle atlatmıştı. Tatilde kalan günlerde havuzda yüzdüm. Hiç kimsenin dikkatini çekmedim, kimseyle diyalog kurmadım. Ailem ise başarıdan başarıya koşuyordu. Ben bir Arçil'dim, ben bir Gökhan Şükür'düm, ben bir Kemal Tunçeri'ydim. 


29 Temmuz 2010 Perşembe

Kolye

Otobüs her sabah olduğu gibi yine tıklım tıklımdı. Ayaktaydım. Bir elimde çantam vardı, diğer elimle tutunarak eylemsizlik kuvvetine olan haklı mücadelemi gerçekleştiriyordum. Ancak gözlerim bütün bu rahatsız ortama rağmen kapanıp duruyordu. Feci uykum vardı. Bunun sorumlusu odamdaki sivri, sivri olduğu kadar orospu çocuğu olan sinekti. Gece boyunca başımda o iğrenç sesini çıkarıp durdu. Bir ara uyuyor taklidi yaptım, gelsin emsin ve defolup gitsin istedim. Ancak dediğim gibi, bu sinek orospu çocuğuydu. İki miligram kan emip evine ekmek götürme derdinde değildi. Amacı beni uyutmamaktı. Başardı da. Ben de bu sebepten ayakta uyukluyordum. Ani frenler ve şoförün arkaya ilerleyin talimatı olmasa horlayacaktım.

Yine dalmıştım, yine bir fren olmuştu. Gözlerimi açtığımda karşımda kazulet gibi bir kız gördüm. Kız çirkindi ve saçlarını sarıya boyayarak güzelleşebileceğini sanan onlarca dişiden sadece biriydi. "Bu kızın adı nedir?" diye düşündüm. En iyi ihtimalle Hayriye olabilirdi. Ben bunları düşünürken birden kızın tişörtünün iç kısmında el yazısıyla yazılmış bir kolye gördüm. İşte kızın ismi buydu. Kolyeye dikkatlice baktım. Hüseyin yazıyordu. Uyku sersemliği ile kendi kendime sordum: "Hangi psikopat kızının adını Hüseyin koyar ki?" Gerçekten de haklıydım. İsmet, hikmet, Fikret gibi isimler unisex olarak kullanılabiliyordu, ancak Hüseyin de neydi Allah aşkına? Bu konu hakkında tribün reislerinden açıklama bekliyordum. Ancak otobüste bir tane bile tribün reisi yoktu. Otobüs şoförüne sormaya karar verdim. Sonuçta o da bir kaptan sayılırdı. Kalabalığı yararak şoförün yanına ulaştım. Tam "Kız Hüseyin olur mu?" diye soracakken tepedeki yazı dikkatimi çekti. "Şoförle konuşmak tehlikeli ve yasaktır." yazıyordu. Kafamı öbür tarafa çevirdiğimde "Basamakta durmayın, otomatik kapı çarpar." ibaresi yer alıyordu. İmdat çekiciyle camı kırıp kaçmak istedim, ancak "Lüzumsuz kullananlar cezalandırılır." yazıyordu. Toplum, yapmak istediğimiz bütün hareketleri kısıtlıyordu. Yoksa bunun sebebi benim Hüseyin'in arkasındaki gizli gerçeği öğrenmemi engellemek miydi? Bütün bunlar Amerika'nın oyunuydu sanırım. Hatta masonların da olabilirdi. Evet evet, parçalar yerine oturuyordu. Hüseyin'in babası işbirlikçi siyonist ve masondu. Toplumsal değerlerimizi alt üst etmek için kızının adını Hüseyin koymuştu. İçtiğimiz her kola bu hainin doğacak oğluna Melike adını vermesini sağlayacaktı. Ben bu esrarengiz olayı çözmeye çalışırken son durağa gelmiştik. 

Aradan birkaç gün geçmişti. Bu sefer ders öğleden sonraydı. Uykumu almıştım. Otobüs ile okula gidiyordum ve otobüs bomboştu. Biz izbandutlar için boş otobüs bulunmaz bir nimettir. Ben de bu nimetten en iyi şekilde faydalanmak amacıyla en arka 5 koltuktan birine oturmuş ve bacaklarımı iki yana açmıştım. Camdan püfür püfür rüzgar esiyor ve bu çok hoşuma gidiyordu. Keyfime diyecek yoktu anlayacağınız. Bir otobüsten alınabilecek maksimum keyfe ulaşmışken bir kız ayağa kalktı, düğmeye bastı ve bana doğru gelmeye başladı. Yine aynı yazı puntosuyla yazılmış kolyeyi gördüm. Kolyeye odaklandım. Bu sefer de Osman yazıyordu. Kabus yine başlamıştı. Osman ve Hüseyin akrabalar mıydı? Yoksa babaları aynı gizli örgüte mi mensuplardı? Hüseyin ve Osman referandumda neden "Evet" diyeceklerdi? Vicdansız kaynana geliniyle yüzleşince stüdyoda neler yaşanacaktı? Belki de darbeciler bu kızların adını özellikle erkek adı olarak değiştirip askere alacaklar ve demokrasiye zarar vereceklerdi? Kim bilebilirdi ki? O esnada otobüs şoförüyle dikiz aynasında göz göze geldim. O an bir tezgah içinde olduğumu anladım. Şoför beni okula değil askerlik şubesine götürüyordu. Osman basamaktan son adımını attığı an ben de arkasından "HAAAYIIIIIR." diye bağırırak atladım. Osman koşarak ve anlamsızca bana bakarak uzaklaştı. 

Bir hafta sonra, yine otobüsteydim. "Ne otobüse binildi be arkadaş?" diye içimden geçirdim. Haklıydım. Fazla masraf olmasın diye eve Eskart dolum cihazı almıştım. Kendi Eskart'ımı kendim dolduruyordum. Ancak bu sefer okuldan eve dönüyordum. Üstelik Cuma günüydü. Dersler iki günlüğüne de olsa bitmişti. Öyle mesuttum ki bir ata bile binebilirdim. Otobüste 9-10 kişi vardı. Arka 5'li bir grup mühendislik öğrencisi tarafından zapt edildiği için ortalarda bir yere oturdum. Otobüs hareket etti. Sol arkamdan telefonla konuşan bir kızın sesleri geliyordu. "Gökhancım, hayatım. Tamam bak, haklısın ama o da benim arkadaşım yani." falan gibi bir şeyler diyordu kız. Ancak bu açıklamaları 20-25 kez tekrar etti. Kafamdaki Gökhan figürü laftan anlamayan, öküz biri olarak oluşmuştu. Bu esnada benim ineceğim durağa gelmiştik. Ayağa kalktığımda telefonla konuşan kızın kolyesini gördüm. Gökhan yazıyordu. O anda kafamda bir şimşek çaktı. Aklıma Hüseyin ve Osman geldi. Anlaşılan Amerika masumdu, Ergenekon suçsuzdu, Vicdansız Kaynana'nın olayla alakası yoktu. Bütün olay kızların erkek arkadaşları tarafından damgalanmasıydı. Adeta kurban bayramı için alınan hayvanın kulağına numaralı küpe takılması gibiydi. Bu esrarengiz olayı çözdüğüm için çok mutluydum. Gerçekten çok zekiydim.  

3 Haziran 2010 Perşembe

YHA


(Ey dostlarım, aşağıdaki hikayenin bok gibi olduğunu ben de biliyorum, anlayış gösterin ve burnunuzu tıkayarak bir seferde okuyun.)
Orhan’ın babası, Orhan üniversiteyi kazanınca bir gazla ev almıştı. “4 sene okursun, sonra satarız, en olmadı kiraya veririz.” demişti. O günkü o neşeli, o eli bol, o babacan adam o günden tam 6 sene sonra “Sikerim seni de, okulunu da.. Nabarsan yap!” demişti Orhan’a. 6 senedir bu okuldaydık Orhan’la. Sorsanız hiç eğlenmiyor, bütün gün malak gibi oturuyorduk, sosyal aktivite sıfırdı ama okul da uzadıkça uzuyordu. Benim babam para vermiyor, onun babası para yollamıyordu; Kredi ve Yurtlar Kurumu bile bize verdiği krediyi kesmişti. Okulu uzatarak resmen kadın taciri muamelesi görüyorduk. Her türlü iç-dış, resmi-gayrı resmi destek kesilmişti. Ve biz hala malak gibi oturmaya devam ediyorduk. Aynı dönemde okula girdiğimiz ve zamanında beğenip selam vermediğimiz adamlar asistan olmuştu ve biz o elemanlara “hocam” diye hitap etmek zorundaydık. Günler böyle gelip geçerken Orhan’ın aklına para bulmak için parlak bir fikir gelmişti. Evin bir odasını kiraya verecek ve bedavadan para kazanacaktı. Böylelikle Orhan’ın hem harcamaları bir nebze azalacak hem de bir miktar da olsa eline para geçecekti. Ev arkadaşını çabuk buldu Orhan. Mehmet Ali adında bir çocuktu. Birkaç ay eve sadece uyumaya ve duş almaya gelmişti, lakin kirayı ve fatura ödemelerini aksatmadığı için oldukça ideal bir ev arkadaşı profili çizmişti. Minimum muhabbet, maksimum ödeme sistemiyle çalışan Mehmet Ali takdirimizi toplamıştı.
Bir gün Mehmet Ali, Orhan’a “Hadi evde rakı içelim.” demiş. Orhan başta mırın kırın etse de Mehmet Ali “Ben ısmarlıycam.” diyince kabul etmiş. Akabinde “Aynı tuvalete sıçtığım adamla konuşacak iki lafım yok lan.” diye düşünerek muhabbet koyulaştırıcısı olarak da beni çağırdı. Hayattaki başarısızlıklarımın daha yeni yeni başladığı 20li yaşlarımda en iyi tedavi alkoldü. Ben de BİM’den acılı ezme, patlıcan salatası ve rus salatası kapıp Orhan’ın evinin yolunu tuttum. Zaten oldukça yakındı bize. Buna güvenerek altıma favori kıyafetim çamaşır suyu lekeli lacivert pijamamı, üstüme de rengi siyahken kahverengi olmuş bir tişörtümü, onun üstüne de babamın yazın kahveye giderken giydiği avcı yeleğini geçirmiştim. Eve vardım. Evde bir ses yükselmesi vardı. Bu televizyon sesi olamazdı, kulaklarıma inanamıyordum. Bunlar, bunlar kız sesiydi. 6 senelik üniversite yaşantımızda bu eve toplasan 3 kız girmemişti, ama şu an içerde 4 kız vardı. Bunlar Mehmet Ali’nin arkadaşlarıydı. Mehmet Ali bu evde çığır açmıştı, ben ise sığır gibi giyinmiştim. Öylece yanlarına oturdum. Orhan yeni kankasıyla gayet samimiydi. Benim ortamda birkaç espri yaparak parlama çabam da sonuçsuz kalmıştı. Ben de masanın sönük, rakısını içip olaya dahil olmayan kişisi olmuştum. Orhan, Mehmet Ali ve kızlar oynamaya bile başlamışlardı. Ben ise sofraya serilen eski gazetelere göz atıyordum. 3 ay önce ülkemize gelen Çek mankenin İstanbul’a hayran kaldığını okudum, ona bakışlarımla “İstanbul güzel ama, yaşamıycan abi, gezmeye gidicen oraya.” dedim. Üzerinde iç çamaşırları vardı, ama ben ona yine bakışlarımla “Bacımsın.” diyordum. Üzerimde bu kıyafetler varken herhangi bir dişi en fazla benim bacım olabilirdi. Sürekli yüksek sesle kahkaha atarak abartılı bir ses tonuyla konuşuyorlardı. Alt komşu muhtemelen çok rahatsız olmuştu, ancak 6 senedir eve ilk defa organize bir dişi hareketinin gelmesinin Orhan ve benim aramda eşcinsel bir ilişki olmadığını kanıtlamasıyla derin bir soluk almışlardı. Dolayısıyla “İbne olmasındansa hovarda olsun.” diye düşünerek ses çıkarmıyorlardı.
Orhan rakıyı biraz fazla kaçırdı, kızlardan biriyle yakınlaşmaya başlamasına rağmen kusarak tılsımı bozdu. Bu gece de yalnız uyuyacaktı. Mehmet Ali kızların hepsini tek tek evine bıraktı. Anlaşılan Mehmet Ali tam bir am bitiydi. Bütün kızların sevgililerini, o kızlardan hoşlananları falan gıcık etmek başlıca göreviydi. Ben de evime dönüp uyudum.
Ertesi gün, feysbuku açtığımda Orhan’ın “DosttlaarRRR ve BNNN =)=)” diye bir albümde etiketlendiğini gördüm. Ekleyen de Mehmet Ali’ydi. Mehmet Ali benim arkadaşım değildi facebook’tan, ancak Orhan etiketlendiği için fotoğraflara bakabiliyordum. Aslında fotoğraf çekindiğimizden bile haberim yoktu. Çek mankenle muhabbeti ilerlettiğim için çevremde olup bitenlerin farkında değildim.. Aslında o Jaroslaw’ı seviyordu, ama Jaroslaw onun mesleğine saygı duymadığı için Pavel ile ilişki yaşamak zorunda kalıyordu (futbol olmasaydı isim sallama konusunu ne yapacaktım çok merak ediyorum). Aslında fark etmemem çok anormal bir durumdu, çünkü 124 tane fotoğraf eklenmişti. Ve hepsi o geceye aitti. Ve ben o fotoğrafların 90’ında gazeteye bakıyordum. Mehmet Ali de sağolsun beni etiketlemişti, ancak “Serkan” olarak etiketlemişti. Mehmet Ali’nin “DosttlaarRRR”ı arasında olmama rağmen kendisi adımı bilmiyordu. Böyle de ilginç bir dostluğumuz vardı. Aslına bakarsanız Çek manken tam kanka olunacak kızdı. Mehmet Ali ile takılmaktansa onu yeğlerdim.
Bu olağandışı gecenin üzerinden 4 ay geçmiş, Serdarizm isimli kitabım ünlü köşe yazarlarının birinin eline geçmiş ve gayet olumlu yorumlar almıştı. Bu yorumlardan sonra kitap satışları bayağı bir yükseldi. Best Seller olmasam da belli bir kitle tarafından çok okunan bir kitap olmuştu. Ve Sky TURK’te Pazar günleri yayınlanan bir programa bile davet edilmiştim. Programdan sonra birkaç eş dost aradı, babam aradı “Nerdesin?” dedi, “Arkadaştayım, ders çalışıyorum.” dedim. Kendisinin kitabımın çıktığından haberi yoktu, duyarsa beni oyardı. Babamla konuştuktan sonra beni bilmediğim bir numara aradı. “Kanka ben Mehmet Ali, çok iyiydin yhaaa.” dedi. SMS ve MSN’den yha diyeni çok görmüştüm, ama işitsel anlamda yha diyen biriyle ilk defa karşı karşıyaydım. “Sağol Mehmet Ali.” dedim. “Bi akşam bize gel, içeriz yine.” dedi. Açıkçası pek istemiyordum, o masadaki tek sohbetdaşım olan Çek Manken çoktan geri dönüşümü boylamıştı çünkü. Ama yine de “He Mehmet Ali.” diyerek geçiştirdim.
Günler geçtikçe ünüm biraz daha artıyordu. Artık en az Arka Sıradakiler’deki çirkin sarışın kadar tanınıyordum. Sokakta falan insanlar selam vermeye başlamışlardı. Bu çok güzel bir histi. Ama günde 1000 kez Mehmet Ali tarafından telefon, internet, posta vb yollarla taciz ediliyordum. Sürekli beni bir yerlere bir şeyler yapmaya davet ediyordu, ama ben istemiyordum. Mehmet Ali bunu anlamak istemiyordu. Bir gün, bir cafede otururken karşılaştık. Ve kendisi benle 50’ye yakın fotoğraf çektirdi. Akşam facebook’ta yine bir sürü fotoğrafım eklenmişti. Üstelik bu sefer “Serkan” olarak değil “Serdar (SERDARİZM’in yazarı)” şeklinde etiketlenerek..